Tahir Canan:Biz hala 12 Eylül hukuku içerisinde yaşıyoruz

15 Eylül 2015 00:00
Manşet Resimleri

Tahir Canan, Türkiye’de en uzun süre cezaevinde tutulan siyasi mahkum… Asıl mesleği terzilik olan Tahir Canan 1979 yılında Gaziantep’te tutuklandı. 1987 yılında 36 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Tahir Canan, 32.5 yıllık tutukluluk hayatının ardından 30 Nisan 2013’te tahliye edildi.30 Nisan’da tahliye edilen Canan bir gün sonra 1 Mayıs’ta alanlarda yerini aldı. Tahir Canan geçtiğimiz Temmuz ayında Gebze’de Özgürlük Kitabevi’ni açtı. Büyük Tutsaklık isimli kitabını da okuyucularla buluşturan Canan ile dünden bugüne cezaevini, cezaevi koşullarını ve ‘Özgürlük’ Kitabevini konuştuk…

Röportaj:Nesrin Özaydın-Emre Akkuş

Öncekiler 20 kişi ve fazlası olan koğuşlardı, şimdi ise en büyüğü 3 kişilik olan hücreler yaratıldı. Durum böyle olunca insansızlaştırma başladı. Daha önce insanlar bir aradaydı ve sorunlar vardı, şimdi insanlar yok sorunlar da yok demek istiyorlar. Ve dolayısıyla F tipleri insanların psikolojik olarak zayıflamasını isteyen, devlet ne derse onu yapmasını isteyen bir zihniyetin ürünüdür. Adalet Bakanlığı’nın genelgelerine bakabilirsiniz. Arkadaşlarınızla konuşmak yasak kılınmıştır. ‘Konuşmamak senin lehinedir’ gibi ifadeler sıkça karşınıza çıkar.

Daha cezaevinin girişinde başlayan aramalar var. Bunlar kameralı aramalardır. Kameralar tepede durur ancak jandarmalar, gardiyanlar aramayı gerçekleştirir.Bütün bu aramalar insanı psikolojik olarak yıkmaya yönelik, kişiliğinden arındırmaya yöneliktir.
Çıplak aramalar mevcuttur. Çıplak aramanın gerekçesini doktor kontrolü olarak söylerler ancak ortada doktor yoktur. Gardiyanlar, askerler yaparlar bunu. Sistem insandan kurtulma yolunu böyle bulmuştur. Milli Eğitim Bakanı’nın ‘Şu çocuklar olmasaydı ne güzel eğitim yapardık’ dediği gibi ‘Şu insanlar olmasaydı cezaevlerini ne güzel idare ederdik’ noktasına gelmiş bir durumdur F tiplerinin durumu.

Aslında F tipine gidişte iki yönü vurgulamak lazım. Ben biraz önce sizinle konuşurken ‘Yoldaşını Öldürmek’ kitabını söyledim. Yoldaşını Öldürmek kitabında özellikle 92’lerden başlayan ve 2000’lere kadar süren bir süreç var. Bu süreçte cezaevlerinde örgütlerin sanki hükümdarmış gibi konumlandıkları bir dönem var. Ancak aslında devlet tarafından bilinçli olarak boş bırakılmış, devletin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla örgütler orada ‘hükümdar’ olduklarından dolayı -kendilerini öyle sayıyorlar, hükümdarlık falan yoktur zaten hükümdarlık olsa cezaevinde olmazlardı- orada kendi arkadaşlarını infaz etmeye kadar uzanan uzun bir süreç vardır. Devlet 2000’lere geldiğinde 19 Aralık operasyonu için gerekçesini böyle sundu. Dedi ki “Biz bunlara hükmedemiyoruz, bu durumdan kurtulmamız gerekir”. Aslında bilinçli yaratılan bir durum var. Bu bilinçli yaratılan durumdan sonra F Tipleri açılıyor. F Tiplerinde en aşağılık işkencelerle yüz yüze kalındı.\"10937457_634278476678786_2040292616_n\"

Bu sürece bilinçsiz olarak katkı sunduk. Belki de bilinçli katkı sunanlar da vardı bilemem ama, en azından büyük çoğunluğu bilinçsiz olarak katkı sundu, kendisini orada ‘hükümdar’ zannetti, oysa orada kendisi tutukluydu, egemen olan yine devletti, devletin orada yetkisi olmadığı noktasında hareket edildi.

Diğer yönüyle devlet koğuş sisteminden kurtulup, Amerika ve Avrupa’da denenmiş insansızlaştırma yöntemini gerçekleştirmek istiyordu. En son Ergenekon davası ortaya çıktığında, o süreci yaratanlar da içeri girince ciyaklamalar başladı. ‘Burada şu yok, bu yok, insansızlaştırmadır bu’ vs feryatlar başladı. O zaman Türkiye’deki birçok gerçek ortaya çıktı. Yani delil uydurma, delil olmadan delil yaratma gibi yöntemler de beraberinde geldi. Nihayetinde Ergenekon meselesinde AKP bir anlaşma yaptı ve onlar dışarı çıktı. Şimdi ise o ciyaklamalar durdu. Laf eder gibi yapıp ancak laf edilmeyen bir sürece gidildi.

Süreç böylece tamamlanmış oldu. F Tipleri tabii ezilenlerin aleyhine işlemeye devam ediyor.

Hükümet orada ölsünler diyor. Açık açık bunu demese dahi yaptığı işlemler ile ölünceye kadar çıkarmıyor.. En son Mehmet Canpolat’ın yaşadığı durum da bu. Çıktı birkaç gün yaşadı öldü. Bir kısmı da dışarıya çıkarılamadan öldü.

Zaten, devlet politikası olarak ezilen halktan birinin sıkıntılarını umursamak gibi bir dertleri yok. Sürekli onlara karşı düşmanca bir tutum içindedirler. En basiti büyük hırsızlık yapanlar ceza almaz. Sistem böyle yani, sistem büyüklere bir şey yapmazken daima küçükleri ezer. Her bakımdan böyle, ekonomik bakımdan da böyle. Mesela asgari ücret ile insanı çalışmaya zorladığınızda onu açlığa mahkum ediyorsunuz, o açlığın içinde insanlar farklı bir yaşam istediğinde onları direkt içeriye atıyor. Ama ayakkabı kutusundan paralar çıkıyor, kimse içeriye girmiyor, paraları faiziyle beraber iade ediliyor.

Tabii ki var. Zaten F Tiplerinde adli tutuklular kurallara uyuyor. Siyasi tutuklular uymuyor. Siyasi tutuklular da uysa sorun olmayacak. Ama siyasi kimliğini üretebilmesi için örgütlülüğünü koruması gerekiyor. Adli tutuklunun öyle bir derdi yok ki. Ne yazı yazma derdi var, ne bir örgütlülüğü koruma derdi var. Dolayısıyla adli tutuklu ne yapsın ki. O yüzden aralarında fark var mı dersek var, ancak tamamen duruşlarla ilgili, adli ve siyasi tutsakların duruşları farklı. İkisi de aynı uygulamalar içinde aslında. Ancak adli tutuklu zaten suçunu kabul ediyor. Onun kimliğini savunma gibi bir derdi yok, siyasi tutuklunun var.

Ben isterim ki hapishaneler olmasın, herhangi bir kişi hapishanede yatmasın. Hiçbir insan hapishanede yattıktan sonra ‘ıslah oldum, devlet ne derse uyacağım’ demez. Baskı altına alınmıştır ancak mesela hırsız çıkar, sonra yine hırsızlık yapar. Düzenli bir işi olan insan niye hırsızlık yapmaya ihtiyaç duysun ki? Sosyal devlet olmayan bir ülkede hırsızlık kaçınılmazdır. S\"10943609_634278516678782_444490172_n\"osyal devleti yaratacaksın ki o zaman hırsızlığı sorgulayasın. Siyasiler açısından da çıktıklarında duruşlarından vazgeçtikleri pek görülmemiştir.

Öfkesiz olduğum yanlış, öfkem var, sisteme karşı bir öfkem var. Sistem her zaman için insanı öfkelendirir. Karda donarak ölen insanı gördüğünde, işsiz insanı gördüğünde buna karşı öfke duymamak elde değil. Ama kişisel bir öfkem yok, toplumsal bir öfke var. Biraz meseleyi oradan irdelediğinizde aslında sorunların ana kaynağında insanı ayakta tutan şey, başta da konuştuk aslında, size önerdiğim kitaplar hayatımda değeri olan kitaplar. Mesela Lenin’in Devlet ve Devrim, Ne Yapmalı, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Emperyalizm gibi temel kitaplar var. Sınıf hakkında veriler veren kitaplar var. Çok sayıda Marksist değerleri sayabilirim bu konuda. Ancak şu an Kapital’i okumadan, Devlet ve Devrim’i okumadan devrimcilik yapılan bir süreç yaşıyoruz. Bundan kurtulmak gerekiyor. İnsanı ayakta tutan kendi ideolojik sağlamlığıdır. Sen ideolojik olarak sürekli kendini yenileyebiliyorsan, hayata dair öfke ile değil iğne ile kuyu kazar gibi örüp gideceğin bir hayat var. Bu kitabevi de bunun ürünü olarak ortaya çıktı diyebiliriz.

Şimdi Büyük Tutsaklık hakkında zaten söylenecek şeyleri kitap söylüyor, kitabı okuyup değerlendirmek gerek. Çünkü uzun süre insanın nasıl ayakta kaldığına, nasıl yaşadığına kısa başlıklarla kendince bir cevap veriyor kitap. O cevaplar ışığında herkes yorum yapabilir. Kitap 3. baskısını yapmasına rağmen çok az değerlendirme yapıldı. Kitabevine gelince kitabevi benim içerideyken de projelendirdiğim bir durumdu. Yapmak istediğim gibi bir şey olmadı ama dostlarla yaptığımız bir çalışma oldu. Benim içerideyken düşündüğüm proje bir işçi eviydi. İlerisi açısından burayı öyle bir yere dönüştürebilir miyiz bakacağız, bizim burada ortaya koyduğumuz şey tamamen sınıf mücadelesinin bir parçası olmak, onların aydınlanmasına geleceğine ışık tutmak amacıyla kendi çapımızda cevap vermeye çalışmak.

Şimdi intikamla bir yere gidilmez. İntikamcı olmak zihniyeti düelloya denk gelir. Bizim düello derdimiz yok. Sınıf mücadelesini yükseltmek gibi bir derdimiz var. Bireysel düellolarla işimiz yoktur. Sınıf mücadelesi yükselirse eğer, yeni bir sistem ortaya çıkacaktır. Yeni sistem yeni insanı yaratarak ortaya çıkacaktır. Bu durumda zaten o düello toplumsal bir şekilde gerçekleşecek.

O yemek parası aslında her çıkan mahkumdan istenen bir şey. Bizden de o çerçevede istediler. Bana özel bir uygulama değil. Devlet insanları hapishaneye atıyor, ardından yediği yemeğin parasını istiyor. Bazen veriliyor,bazen verilmiyor. Daha önce mahkemeye başvurduk. Mahkeme başvurumuzu reddetmesine rağmen Vergi Dairesi’nden bize gelen yazıda bu paranın bir kısmı silinmişti. Daha sonradan bir şeyler daha ortaya çıktı, ancak henüz bir ödeme yapmış değiliz. Keskin sözlerden ziyade, öyle bir para ödeyecek durumum yok. Mevcut olarak bu işyeri bile dostların dayanışması ile açıldı. Sana herhangi bir yaşam alanı açmamış bir devletin senden para istemesi de anlamsız. Zaten bu kitabevi de kendi kendini şu an zor döndürmekte.

Cezaevinden sadece basından vs gözlemleyebiliyoruz. İdealleriyle hayata bakıyor insan. Dışarıya çıktığında ise ideallerinden farklılıklar ortaya çıkıyor, somut gerçeklikle yüzleşiyorsun. Somut gerçeklikse işçi sınıfı hareketindeki gerileme, hayata dair beklentilerin farklılıklar göstermesi… Dolayısıyla burada yaşanılan şey de hayal edilen ile gerçeklik arasında bir kopukluk yaratıyor. Bunların olabileceğini düşünüyorsun ve düşündüğün üzerine hareket ediyorsun. Sadece bazı şeyleri sabırla bekleme durumuna geçiyorsun. Öyle bir süreç yani…

Bir boyutuyla hukuki süreçler devam ediyor. Cezaevindeyken açtığım davalar vardı. Onlar devam ediyor. İkinci boyut olarak da dışarı çıktıktan sonra İnsan Hakları Vakfı tarafından geriye dönük işkence raporu hazırlandı.
O hazırlanan rapor üzerinden işkence davası açtık. İşkence davalarında birinci aşamada ret cevabı geldi.
Zaman aşımı kavramını kullandılar. Oysa insanlık suçu olan bir şeyde zaman aşımı olmaz, diye de yasa düzenleme yaptılar. Oraya götürdükleri açıklama da şöyle:
Bu yasadan önceki suçları kapsamaz. Bu düzenleme sonrası için geçerli yorumu getirdiler. Biz zaten bunu iç hukuk süreci bittikten sonra Avrupa insan hakları mahkemesine yine taşıyacağız.
Yine benim orda hukuksuz olarak içerde tutulduğum noktasında açtığım tazminat davası var.
O da yerel mahkeme tarafından ve anayasa mahkemesi tarafından da reddedildi. Şimdi onları da Avrupa insan hakları mahkemesine taşıyacağız.
Ve benim Avrupa insan hakları mahkemesine şimdiye kadar açtığım dava yirminin üzerinde…

İnsanlar mücadele edeceklerse öncelikle marksizmin temel değerlerini öncelikle öğrenmesi gerekir.Marksizmin temel değerlerini öğrenmeden yıkacağı devleti ;kuracağı devleti bilmeden hareket ederse sallapati bir yaşam olur.O devrimcilik nerden rüzgar eserse o tarafa evrilmeye yönelir.Onun için her şeyden önce marksizmin değerleri üzerinde okuma yapmak lazım.Grup değerleri üzerinden değil. Her grubun kendi değerleri vardır. Her grubu karşıma aldığımda şöyle bişeyle karşılaşıyorum. Kendi grubundaki yazıları okumuş. Değerlendirmelerini o şekilde yapıyor. Ama asıl olan değerlendirmeler marksizmin temel değerleri üzerinden olmalı. Bu değerlerden uzaklaştığı sürecede devrimcilik falan olmaz. Orada sadece grup zihniyetini ortaya çıkarırsın ve grup zihniyetinden de kurtulamazsın.

KCK davasından tutuklananların bir kısmı bırakıldı. Daha önceki anlaşmalar çerçevesinde. Abdullah Öcalan görüşmesi çerçevesinde…
Her zaman için bu tür anlaşmaların olduğu yerde şöyle bir şey oluyor. Karşılıklı göz dağı verme, birbirine el ense çekme gibi
Yani iki güreşçinin hesabını düşünürsen, bir yanda devlet aynı işi yapıyor. Bir yandan da KCK aynı işleri yapıyor.
Aslında Kürt meselesinde varılan noktada büyük oranda çözüme ulaşmış gibi.
Şöyle eskiden inkar vardı. Artık ikrar var. Kürt meselesi yok demiyorlar; Kürt dilini konuşamazsın demiyorlar. 24 saatlik radyo ve televizyon yayınları var. Ve dolayısıyla Kürt meselesinde belli meseleler çözümlenmiş .Burjuva ilişkiler tarihinden değerlendirildiğinde Kürt meselesinde çok büyük sıkıntı yok. Muhatap alınıp oturup kağıt üzerinde karara bağlanma süreçleri var. O da karşılıklı el ense çekme üzerinden devam edip gidiyor.

Ben hapishane anısını anlatmayımda. Yücel Sarpdere’nin Vatandaş Abuzer’i yeterince veri veriyor. Halk vatandaş Abuzer’i okuduğunda o siyasi dediğimiz mahkumların çok bilmiş insanların ne durumda olduğunu sıradan bir devrimcinin nasıl yaşadığını Vatandaş abuzerin dilinden çok güzel anlatır. Aslan Asker Şivayk ’dan esinlenilmiş yazılmış. İroni miktarı fazlaca yüksek bir roman.

İlk yaptığım cezaevi önünde bir basın açıklaması yaptım. Yol boyu televizyonlarca canlı yayına katıldım. Emek partisi bizi davet etti. Orda bir konuşma yaptım. 30 Nisan 2013’de serbest bırakılmıştım. Ertesi günün sabahında da 1 Mayıs’a katıldım.

Çok farklılıklar vardı. İşçi sınıfında bir gerileme vardı. İşçi sınıfının daha önce ki örgütlülüğü çeşitli veriler olmakla beraber en asgari bir buçuk en fazlası da üç milyon 1980 öncesi durum buydu. Şimdi geldiğimiz noktada dörtyüzbin sendikalı işçi var. O zaman bir buçuk milyon kabul ettiğimizde bile üçte bir durumuna düşmüş. Hatta üçte birden daha fazla düşmüş. Çalışan artmış. İşçi örgütlülüğü zayıflamış. Bu bile işçilerinin sendikalı örgütlülük içerisinde yüzde iki buçuğa tekabül ediyor. Daha önce ki örgütlemeler yüzde 25’e tekabül ediyordu. O dönemde sokaklarda işçi eylemleri, grevler, direnişler, öğrenci eylemleri, hak eylemleri alabildiğine yoğunken;
Bu gün geldiğimiz noktada hangi taşeronda çalışılacağı tartışılır durumda.
Ve taşeron işçinin durumu bir kum torbası derecesinde değeri var. Tuzla da bir işçinin kum torbası olarak kullanılıp denize düştüğünde onun cesedi aranırken başka bir işçinin cesedinin bulunması örgütlülük düzeyinin ne hale geldiğini ve işçi hareketindeki gerilenmenin ne hale geldiğinin açık bir ifadesidir. 1 Mayıs’a buradan baktığımızda bir gösterge olarak işçi hareketindeki durumla ilişkilendirerek ortaya çıkabilir. Burada şuna da dikkat çekilebilir:Bütün bunlar kendiliğinden mi geriledi?

12 Eylül gibi bir süreç yaşandı. 12 Eylül gibi bir süreçten sonra ağır işkenceler 650.000 bin insanın işkenceden geçtiğini düşündüğümüzde çok netametli bir dönem.
Orda ölümler, işkenceler, kaybedilenler, darağacına gidenler. Ordan çıkanların psikolojilerinin bozulması vs. İçerde olduğu dönemlerde hiç gazete okumadan yıllar geçirmiş inanlar var. Radyo dinlemeden hayattan kopartılmış insanlar var. Bütün bunlar yeni hayatı üretirken zayıflama noktasına da geldi.

Bu 12 Eylül’deki yenilgiyle 68 yenilgisi arasında çatışmalı giderken tekrar kendisini üretti. 74’lerde sokaklar canlanmaya başladı. 80 çatışması bittiği içinde kendisi zayıf olarak kaldı. Ondan sonraki süreçte bu zayıflama devam etti.

Biz hala 12 Eylül hukukunun içinde yaşıyoruz.
12 Eylül hukukuna gelirken nerden başlamalı? Devletin kendi içerisinde kendi korkuları endişeleri vardı. Onlar neydi? İran’da devrim olmuş. Humeyni devrimi denilen gerici bir devrim olmasına rağmen ABD orada güç kaybetmiş. O güç kaybettiği noktada Türkiye’de ki işçi hareketinin sokaktaki güçlü durusu onları endişelendirmiş. Onun içinde uzun zamandır da üzerinde çalıştıkları komplo noktası 12 Eylül duruşmalarında da ortaya çıktı.
1977 işçi hareketini yönelik saldırı 40 işçinin öldürülmesi 34 işçi olarak geçiyor da son çalışmalarla 40’ ın üzerinde olduğu ortaya çıktı. O işçilerinin öldürülmesinde doğrudan Kenan Evren ve ekibinin payı olduğu,
Maraş, Çorum, Fatsa gibi olaylar 12 eylül hazırlığına gelme aşamalarına olarak şekillendi. Dolayısıyla burada ne çıktı ortaya?Egemenler halka yönelik saldırılarında sınır tanımadıklarını kendi iktidarlarını korumak için her haltı karıştırma durumları netleşmiş oldu. Kendi mahkeme kararıylada açıkca görünür hale geldi.

Ama emekçilerin bundan haberi yok. O da ayrı mesele. Çünkü 12 Eylül duruşmalarına yeterince destekte verilmedi. AKP yargılıyor bundan ne çıkar dendi. AKP yargılıyor diye bir şey yoktur. Orda lehe bir değişme vardır. O değişmeyi biz kullanacak mıydık kullanmayacak mıydık?
Onu kullanmamız gerektiğini düşündüğüm için ben bütün yargılamalar boyunca o duruşmalara katıldım. Bana da yeterince katkısı oldu Daha öncesinde gazetelerden takip ettiğim süreci mahkemelerde fiili olarak izledim.
Mesela Kenan Evren duruşmada alay edercesine gülerken ağırlaştırılmış müebbet ve idam sözünü duyunca rengi sapsarı oldu. Mahkemedekilerle alay ederken birden yatağında olmasına rağmen suratı kasıldı. Bunlar önemli faktörler. Biz bunların devamını getirmek zorundayız. Hala Yargıtayda. Yargıtaydan sonraki aşamadan sonrada sürdürmek durumundayız. Daha güçlü bir destekle oralara katılım sağlanırsa o suçlular suç üstünde yakalanmış olacaklar. Kenan Evren orada bir figür olarak durabilir. Ama o figür bir egemen sınıf ideolojisinin temsiliyetidir. Kişi değil. Bir egemen sınıf yargılanması, Devletin yargılanması gibi bakmak gerekir. Kontgerilla örgütlenmesinin aynı zamanda Natonun yargılanması anlamına geliyor. Aynı zamanda Türkiye devletinin yargılanması anlamına geliyor. Buradan bakmak gerekir. Devrimciler hem söyleyip hem de sahip çıkmıyorsa orada bir sıkıntı vardır.