Sosyalizm sıkıcı mı olacak?

ÇEVİRİ: Sosyalizm, mülayim sıradanlığı teşvik etmekle ilgili değildir. Herkesin yaratıcı potansiyelini açığa çıkarmakla ilgilidir.

5 Kasım 2021 15:49
Danny Katch / Yiğit Yirmibeş
Manşet Resimleri

Yıl 2081’di ve sonunda herkes eşitti. Sadece Tanrı ve kanun önünde eşit değillerdi. Her yönden eşitlerdi. Kimse kimseden daha akıllı değildi. Kimse kimseden daha iyi görünmüyordu. Kimse kimseden daha güçlü veya daha hızlı değildi. Tüm bu eşitlik, Anayasanın 211., 212. ve 213. değişikliklerine ve Amerika Birleşik Devletleri Genel Handikap Ajanlarının uyanıklığına bağlıydı.

 

Bu benim 2081 versiyonum değil, ancak Kurt Vonnegut’un yazdığı herkesin aynı olduğu bir gelecek hakkında kısa bir hikayesi olan “Harrison Bergeron”un açılış satırlarında yer alıyor. Çekici insanlar maske takmaya zorlanır, akıllı insanlar düzenli olarak odaklanmasını dağıtan yüksek sesli kulaklıklara sahiptir vb.

 

Vonnegut’tan beklenebileceği gibi, bazı karanlık komik anlar var -dansçıların bacaklarının ağırlıkla zincirlendiği bir bale performansı gibi- ama onun hikayelerinin çoğunun aksine, “Harrison Bergeron” gerici bir önermeye dayanıyor: eşitlik ancak en yeteneklileri kitlelerin vasat saflarına indirgemekle başarılabilir.

 

Bilimkurguda Sosyalizm çoğu kez birçok sanatçının kapitalizme karşı sahip olduğu kararsızlığı yansıtan bu tür gri distopik terimlerle tasvir edilmiştir. Sanatçılar genellikle toplumlarının anti-insan değerleri ve ticarileştirilmiş kültürü tarafından itilirler, ancak aynı zamanda, sattıkları sürece yaratıcı bireyselliklerini ifade etmelerine izin veren benzersiz bir statüye sahip olduklarının da farkındadırlar. Sosyalizmin onları bu statüden uzaklaştıracağından ve onları sadece işçi düzeyine indireceğinden korkuyorlar, çünkü tüm üyelerinin sanatsal ifadesine değer veren ve teşvik eden bir dünya hayal edemiyorlar.

 

Elbette sosyalist toplumların acımasız ve kasvetli olarak hayal edilmesinin başka bir nedeni daha var: Kendilerine sosyalist diyen toplumların çoğu acımasız ve kasvetli. Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’nin egemenliğine son veren devrimlerden kısa bir süre sonra Rolling Stones, Prag’da kültürel kahramanlar olarak karşılandıkları efsanevi bir konser vermişti.

 

Sorun şu ki, yıl 1990’dı, Mick ve Keith neredeyse elli yaşındaydı ve en son hitlerinden olan “Harlem Shuffle” adlı bir şarkıdan bu yana yıllar geçmişti ve bu korkunç bir şeydi. Sansürlü kitapları ve eylem yasaklarını unutun. Stalinist toplumun ne kadar sıkıcı olduğunu anlamak istiyorsanız, “Harlem Shuffle” videosunu izleyin ve ardından Avrupa’nın en havalı şehirlerinden birinin, o adamları görme şansıyla sevinçle aklını yitirdiğini düşünün.

 

Sosyalizmin sıkıcı olup olmaması gerçekten önemli mi? Kapitalizmin her zaman yarattığı dehşetle karşılaştırıldığında, böyle önemsiz bir meseleyle ilgilenmek belki de aptalca, hatta saldırgan görünüyor. İklim değişikliğinin neden olduğu artan kasırgaların ve orman yangınlarının tehlikelerini, evinizi veya işinizi kaybetmenin travmasını veya yanınızda oturan adamın sizi sevgili tecavüzünün hedefi olarak görüp görmediğini bilmemenin güvensizliğini bir düşünün. Dünyanın sonu veya zorluklarıyla karşılaşan insanlar hakkında filmler izlemeyi severiz, ancak gerçek yaşamlarımızda çoğumuz öngörülebilirliği ve rutini tercih ederiz.

 

Sosyalizmin sıkıcı olabileceği endişesi, İnternet’in söylemekten hoşlandığı gibi, nihai “beyaz insanların sorunu” gibi görünebilir. Yoksulluğu, savaşı ve ırkçılığı ortadan kaldırmak elbette güzel olurdu… ama ya sıkılırsam?

 

Ama bu elbette önemli, çünkü yaratıcılığın ve heyecanın olmadığı bir toplumda yaşamak istemiyoruz ve ayrıca bu şeyler zapt ediliyorsa, o zaman zapt etme işi yapan belirli bir yönetici klik veya sınıf olmalı – bizim iyiliğimiz yada kötülüğümüz için olduğunu düşünmeseler de. Son olarak, eğer sosyalizm bayat ve statik ise, “pek çok iğrenç şey” olarak adlandırılabilecek olan kapitalizmin yerini hiçbir zaman alamaz, ancak sıkıcı bunlardan biri değildir.

 

Kapitalizm, son iki yüz yılda dünyada birçok kez devrim yarattı ve düşünme, bakış, iletişim kurma ve çalışma şeklimizi değiştirdi. Sadece son birkaç on yılda, bu sistem 60’lar ve 70’lerdeki küresel protesto ve grev dalgasına hızlı ve etkili bir şekilde uyum sağladı. Sendikalı fabrikalar kapatıldı ve dünyanın diğer köşelerine taşındı, hükümetin belirlenmiş rolü değişti -insanlara yardım etmekten şirketlere insanlara yardım etsin diye yardım etmek- ve nihayet tüm bu değişiklikler ve diğerleri de protestocuların başından beri savaştığı şey olarak bize satıldı: Her erkeğin, kadının ve çocuğun istedikleri kadar akıllı telefon ve fabrikada yırtılmış kot pantolon satın alması için eşit haklara sahip olarak doğduğu bir dünya.

 

Kapitalizm, kendisini önceki herhangi bir ekonomik düzenden çok daha hızlı bir şekilde yeniden oluşturabilir. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da “Eski üretim tarzlarının değiştirilmemiş biçimde korunması daha önceki tüm endüstriyel sınıflar için varoluşun ilk koşuludur. Üretimin sürekli devrimcileştirilmesi, tüm sosyal koşulların kesintisiz olarak bozulması, sonsuz belirsizlik ve ajitasyon, kapitalist çağı tüm öncekilerden ayırt eder.” der. Daha önceki sınıflı toplumlar umutsuzca statükoyu korumaya çalışırken, kapitalizm onu ​​altüst etmekte başarılı olur.

 

Sonuç, sürekli hareket halindeki bir dünyadır. Dünün fabrika bölgesi bugünün gecekondu mahallesi, yarının Hipster mahallesi oluverir. Katı olan her şey buharlaşır. Bu, Manifesto’dan başka bir satırdır aynı zamanda Marshall Berman’ın modern kapitalizmde yaşamanın “bize macera, güç, neşe, büyüme katan, kendimizin ve dünyanın dönüşümünü vaat eden ve aynı zamanda sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda kendimizi bulduğumuz” bir şeye eşdeğer olduğunu anlatan harika kitabının adıdır.

 

Yine de hayatımızın çoğu heyecan verici olmaktan uzaktır. Akılsız parazitler olmamızı isteyen patronlar için çalışıyoruz. İş yerimize havalı bir yeni icat gelse bile, daha kısa sürede daha fazla iş yapmamızı sağlamak için kullanılacağına güvenebiliriz, bu da yönetimin tutkularını uyandırabilir, ancak günlerimizi yalnızca daha fazla angaryayla dolduracaktır.

 

İş dışındaki yaşam da aynı hikâye. Okullar, birincil rollerini, çocukları işin saçmalıklarıyla baş etmeye hazırlamak anlamına gelen ve zararsız bir ifade olan “kariyer hazırlığı” sağlamak olarak görür. Kendimize ait olması gereken birkaç saat bile çoğu zaman çamaşır yıkamak, yemek pişirmek, temizlik yapmak, ev ödevlerini kontrol etmek ve ertesi gün kendimizi ve ailemizi işe hazırlamak için gerekli diğer tüm işlere harcanır.

 

Çoğumuz kapitalizmin heyecanını yalnızca başka bir yerde olan bir şey olarak deneyimliyoruz: zenginler için yeni araçlar, ünlüler için çılgın partiler, koltuğunuzdan izlemek için muhteşem performanslar. İyi tarafından bakarsak, en azından çoğu “Harlem Shuffle”dan daha iyidir.

Daha da kötüsü, heyecana doğrudan dokunabiliyor oluşumuz genellikle işin bir ucunda olduğumuz içindir. Bunlar, inanılmaz yeni robotla yerimizi değiştiren işlerimiz, caddenin karşısına güzel ve lüks bir kule inşa edildiğinden beri kiramızın pahalanması… Üstüne üstlük bunlardan şikayet edersek ilerlemenin önünde durduğumuz söylenir.

 

Bireylerin toplumsal ilerleme adına feda edilmesinin, sözde ortak yarar için hareket eden meçhul bürokratlar tarafından yönetilen bir dünya olan sosyalizmin dehşetlerinden biri olduğu söyleniyor. Ancak, bizi tanımayan ancak ameliyatımızın “gerekli” olup olmadığına karar verebilen sağlık sigortası yetkililerinden, hiç ziyaret etmedikleri okulları “başarısız” ilan eden milyarderler tarafından finanse edilen vakıflara kadar, kapitalizm altında pek çok görünmez ve seçilmemiş karar verici var.

Sosyalizm ayrıca bol miktarda değişim, kargaşa ve hatta kaos içerir, ancak Hal Draper’ın da dediği gibi bu kaos aşağıdan gelir. Rus Devrimi sırasında, Bolşevik liderliğindeki Sovyet hükümeti, iktidarı ele geçirdikten bir ay sonra evliliği kilisenin kontrolünden çıkardı ve çiftlerin herhangi birinin talebi üzerine boşanmalarına izin verdi.

 

Bu yasalar, kırsal Rus köylerinde popüler hale gelen şarkı sözlerinden bazılarının kanıtladığı gibi, aile dinamiklerini ve kadınların hayatlarını önemli ölçüde değiştirdi:

 

“Kocamın yumruklarını ve kuvvetini kullandığı zamanlardı. Ama şimdi o çok duyarlı. Çünkü boşanmaktan korkuyor. Artık kocamdan korkmuyorum. Yardımlaşmazsak yapamazsak mahkemeye gideceğim ve ayrılacağız.”

 

Boşanma elbette yürek parçalayıcı aynı zamanda da özgürleştirici olabilir. Devrimler hem heyecan verici hem de acı verici olabilen liderlerimizden sevdiklerimize kadar her şeye yeni bir ışık tutuyor. Troçki, 1923 tarihli bir gazete makalesinde “Devasa olaylar eski biçimiyle savaşta ve devrimde ailenin üzerine çökmüştür. Ve onları takip eden yeraltı köstebeği sürünerek geldi -eleştirel düşünce, aile ilişkilerinin ve yaşam biçimlerinin bilinçli olarak incelenmesi ve değerlendirilmesi. Bu sürecin aile ilişkilerine en yakın ve dolayısıyla en acı verici şekilde tepki vermesine şaşmamalı.”

 

Başka bir makalede Troçki, devrimci Rusya’daki günlük deneyimi “emekçi kitleler için gündelik yaşamın parçalanıp yeniden şekillendiği süreç” olarak tanımladı. Kapitalizm gibi, sosyalizme doğru atılan bu ilk adımlar hem yaratma vaadi hem de yıkım tehdidi sunuyordu, ancak Troçki’nin bahsettiği önemli farkla birlikte, dünyalarının nasıl değiştiğini belirlemede aktif bir rol oynuyorlardı.

 

Özellikle Çar’ın ve dünya savaşının onlara miras bıraktığı kitlesel yoksulluk ve cehalet üzerinde tam bir kontrole sahip olmaktan çok uzaklardı. Ancak bu sefil koşullarda bile, Ekim Devrimi ile Stalin’in nihai iktidar konsolidasyonu arasındaki yıllar, ilk kez çoğunluk sınıflarına yeni kapıların açıldığı bir toplumun heyecanını gösterdi.

 

Sanat ve kültür patlaması yaşandı. Modern ressamlar ve heykeltıraşlar, Rus şehirlerinin meydanlarını fütürist sanatlarıyla süslediler. Kayıtlara geçsin, Lenin fütüristlerden nefret ediyordu, ancak bu, hükümetin fütüristlerin “Art of the Commune” adlı dergilerini finanse etmesini engellemedi. Baleler ve tiyatrolar kitlesel izleyicilere açıldı. Kültür grupları ve işçi komiteleri, fabrikalara sanat ve sanat eğitimi getirmek için bir araya geldi. Film yapımcısı Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ni anlatan filmlerinin çığır açan tekniğiyle dünya çapında ün kazandı.

 

“Harrison Bergeron”un saçma önermesi çürütüldü. Sosyalizm, yetenekli sanatçıları “eşitlik” için bir tehdit olarak görmedi veya bireysel sanatçıları takdir etmek ile elitist olan sanat dünyasını işçi ve köylü kitlelerine açmak arasında bir çelişki bulamadı.

 

Dünyanın birkaç yıldır Rusya’da gördüğü sosyalizm olanakları, bir avuç teorisyen tarafından kontrol edilen kısır bir deney değil, toplumu farklı bir şekilde yönetmeye ve birbirlerini tedavi etmeye yönelen on milyonlarca insanın dağınık ve heyecan verici bir yaratımıydı. Yoksul, savaşın yıktığı bir ülkenin korkunç koşullarında, kapitalizm altında yaşayarak edindikleri tüm beceriler, engeller ve nevrozlarla. Her şekilde batırdılar ama aynı zamanda sosyalizmin gerçek bir olasılık olduğunu, gerçek insanların ihtiyaçlarına uymayan ütopik bir rüya olmadığını gösterdiler.

 

Ve işaret ettikleri toplum, eşitliğin toplumun genel kültürel ve entelektüel düzeyini düşürmek değil, yükseltmek anlamına geldiği bir yerdi. Sosyalizmin birçok romanında, filminde ve diğer sanatsal yorumlarında, artan boşanma oranlarından ve sanatla ilgili hararetli tartışmalardan çok az bahsedilir. Çoğu, çatışmasız toplumlar hayal ediyor, bu yüzden çok ürkütücü görünüyorlar- sosyalizmi teşvik etmeyi amaçlayanlar da buna dahil.

 

Benzer bir sorun günümüzde bazı aktivistlerin bir konsensüs modeli etrafında hareketler ve toplantılar düzenlemek istedikleri birçok protesto hareketinde mevcuttur, bu da hemen hemen herkesin bir kararın kabul edilmesi için bir karar üzerinde anlaşmaya varması gerektiği anlamına gelir. Konsensüs bazen birbirini tanımayan ve birbirine güvenmeyen insanlar arasında güven inşa etmenin etkili bir yolu olabilir, özellikle de bu sözde demokratik toplumdaki çoğu insanın demokratik tartışma, müzakere ve ardından çoğunluk sistemi oylaması sürecine katılma deneyimi neredeyse hiç olmadığı için.

 

Örgütleyiciler uzlaşmayı yalnızca geçici bir taktik olarak değil, toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğine dair bir model olarak gördüklerinde bir sorun var demektir. İnsanların inandıkları şeyleri savunmaktan korkmadıkları ve fikirlerini yumuşatmak için baskı hissetmedikleri, çatışmaların ve tartışmaların olduğu demokratik bir toplumda yaşamak istiyorum böylece bir uzlaşmaya varıldığında ilk etapta hepimizin hemfikir olduğunu varsayabiliriz. Sosyalizm davanız insanların tartışmaya girmeyi bırakacağı ve hatta bazen geri zekalı gibi davranacağı fikrine dayanıyorsa muhtemelen başka bir şeye yol açmaktasınız.

Lenin bir keresinde sosyalizm, “soyut insan malzemesiyle veya bizim tarafımızdan özel olarak hazırlanmış insan malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığı insan malzemesiyle yaratılacak” diye yazmıştı. Doğru, bu kolay bir mesele değil, ancak bu göreve yönelik başka hiçbir yaklaşım, tartışmayı gerektirecek kadar ciddi değil.”

 

Etkili bir sosyalist olmak için insanları sevmek son derece yararlıdır. Kavram olarak insanlık değil, gerçek, terli insanlar. Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da, yeni otoyollar planladığı noktaların önünde duran tüm mahalleleri dümdüz eden ünlü New York City kamu planlamacısı Robert Moses hakkında bir hikâye anlatıyor. Moses’in bir arkadaşı bir keresinde “halkı severdi ama insan olarak değil” demişti. Karşılaştığı New York’lu işçi sınıfından insanların çoğundan nefret etmesine rağmen, kitlelerin kullanması için parklar, plajlar ve otoyollar inşa etti.

 

Halkı sevmek ama insanları sevmemek yüz milyonlarca insanın ilham alıp özgürleştiklerinde başarabilecekleri harikalardan çok, beş yıllık kalkınma planlarına, ütopik projelere veya gelecekteki seçimleri kazanmaya dayanan seçkinci sosyalistlerin bir özelliğidir. Sosyalizm vizyonlarının bu kadar cansız ve hayal gücünden uzak olmasının nedeni budur.

 

Buna karşılık, genellikle izole bir entelektüel olarak sunulan kabadayı, münakaşacı, komik ve tutkulu biri olan Marx, bir zamanlar en sevdiği sözün şu özdeyiş olduğunu açıklamıştı: “İnsanım ve insana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir!” Görkemli ve çıldırtıcı derecede farklı yeteneklerimiz, kişiliklerimiz, çılgınlıklarımız ve tutkularımızla, insanların çoğunluğu tarafından yönetilen bir dünyanın nasıl sıkıcı olabileceğini anlamakta zorlanıyorum.

 

07.09.2015 Jacobin