Sebahat Tuncel LEFT’e yazdı: Erdoğan Kürt Halkının sesini kesmek istiyor

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Sebahat Tuncel İtalya'da yayınlanan LEFT dergisine yazdı. HDP'ye yönelik saldırıları cadı avına benzeten Tuncel, “Bu yargılama sıradan basit bir yargılama değildir. Demokrasi, eşitlik, özgürlük ve barıştan yana olan herkesi bu süreçte HDP ile dayanışma içinde olması gerekir.” ifadelerini kullandı.

14 Haziran 2021 23:55
Sebahat Tuncel
Manşet Resimleri

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Kobane davasına ilişkin “Talimatla iş yapan veya AKP-MHP'nin hukuk komisyon başkanları gibi görevini yapan mahkeme başkanları ile karşı karşıyayız. 26 Nisan'da görülmeye başlanan Kobane duruşmasında bir kez daha buna tanıklık ettik. Hatta izleyen hukukçular ve gazeteciler de buna tanıklık etti. Tabii biz Kürtler bu uygulamalara yabancı değiliz.” değerlendirmesinde bulundu.

 

Kobanê Davası’nda yargılanan 17 siyasetçi kadından biri olan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, tutuklu bulunduğu Kandıra Kadın Kapalı Cezaevi’nden 26 Nisan’da başlayan Kobanê Davası için Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne getirilmişti. Sebahat, İtalya'da haftalık çıkan LEFT adlı dergiye "Erdoğan Kürt Halkının sesini kesmek istiyor" başlığı altına bir yazı yazdı.

 

ArtıGerçek'te yer alan habere göre dergi, Tuncel’in yazısına dört sayfa ayırdı. Bugünkü gözaltı ve tutuklamaları Avrupa’da orta çağdaki cadı avına benzeten Tuncel, o dönem cadı olarak adlandırılanların günümüzde en kolay tanımıyla “terörist” olarak adlandırıldığına dikkat çekti.

 

Sebahat Tuncel’in yazısının tamamı şöyle:

 

‘Cadı avı’ benzetmesi

Türkiye’de Kürt siyasi hareketine özelde Kürt kadın hareketine hatta Kürtlerin dostlarına, Türkiye sol hareketine yönelik gözaltı ve tutuklamalar Avrupa'da 16. yüzyılda başlayıp 18. yüzyıla kadar da süren ve milyonlarca kadının “Cadı” oldukları gerekçesiyle vahşice katledildikleri “Cadı avı” sürecini andırıyor. Maria Miles, ‘Cadılara yapılan zulüm genellikle sanıldığı gibi karanlık, akıl dışı, orta çağın sır kalıntısı değil yükselen modern toplumun tezahürüydü’ der.

 

Cadı avı ile kadının emeğinin, bedenin sömürülmesi, ekonomik yaşamın bilimin dışına itilerek bilim alanında yaptıkları her şeyin “büyücülük” olarak adlandırılması erkek egemen sistemin kendini kurumsallaştırılması kadının toplumsal, ekonomik, siyasal ve bilim alanındaki etkinliğini ortadan kaldırmasının ifadesiydi. Cadı Katliamı ile hukukun profesyonelleşmesi arasında da doğrudan bir bağ olduğuna dikkat çeken Miles; “Bu dönemden önce Alman hukuku eski Germen örf ve adetlerini izliyordu öğrenilecek bir disiplin değil kamu hukuku ya da Örf adet hukuku idi. Fakat artık Roma hukukuna geçildi” tespiti çarpıcıdır. Hukuk artık fakültelerde öğretilmeye başlamıştır. O dönem bazı Hukukçular bu fakülteler için; “hiçbir işe yaramadıkları gibi sadece insanların kafasının nasıl karıştırılacağını, nasıl iyinin kötü, kötünün iyi yapılacağını öğreten, yoksullardan hakların esirgeyen ve zengine hakkı olmayanı veren parazitler yetiştiriyorlar” dediklerini de aktarıyor.

 

‘Ortaçağ’da ‘cadı’ günümüzde ‘terörist’’

Türkiye’de Erdoğan rejimi tarafından demokratik siyaset alanına yönelik baskılar Kürtlerin, sosyalistlerin, kadınların, çevrecilerin hukuki mekanizması ile baskı altına alınması, gözaltı ve tutuklamalar da bize Cadı avı, Cadı katliamını hatırlatıyor. Orta çağda da “cadı” olarak adlandırılanlar günümüzde bu en kolay tanımıyla “terörist” olarak adlandırılıyor. Türkiye'de terörizm kavramı o kadar geniş bir anlamda kullanılıyor ki iktidara biat etmeyen hemen herkes “terörist” olarak ilan ediliyor. Demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, barış ve birçok kavram gerçek anlamın ötesinde sadece iktidarın çıkarlarını korumak, iktidarın yaptıklarını maskelemek, yalanı gizlemek amacıyla kullanılmaktadır. Bağımsız yargı iktidarla sarayda kurulan bağın üzerini örten bir söylemden başka bir anlam ifade etmemektedir.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararıyla siyasi amaçlarla Kürt muhalif liderlerinin tutuklandığı ve uluslararası mahkeme kararına rağmen halen bırakılmadığı Türkiye yargısının içinde bulunduğu vahameti göstermektedir. Demokratik toplumun vazgeçilmezi olan bağımsız yargı Türkiye’de ne yazık ki bağımlı bir yargı pratiğine dönüşmüştür. Kürt muhaliflerinin, gazetecilerin, aktivistlerin yılları bulan tutukluluk halleri ile her gün de onlarcasının tutuklanması ve tutukluluk nedenlerinin de tamamen düşüncelerinden ve olağan siyasi faaliyetlerinden kaynaklı olduğu düşünüldüğünde yargı eliyle toplumun sindirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

 

“Biz Kürtler bu uygulamalara yabancı değiliz”

Talimatla iş yapan veya AKP-MHP'nin hukuk komisyon başkanları gibi görevini yapan mahkeme başkanları ile karşı karşıyayız. 26 Nisan'da görülmeye başlanan Kobanê duruşmasında bir kez daha buna tanıklık ettik. Hatta izleyen hukukçular ve gazeteciler de buna tanıklık etti. Tabii biz Kürtler bu uygulamalara yabancı değiliz. Kürtlerin yargılanması yeni değil, cumhuriyetin kuruluş yılı 1923 yılında İstiklal mahkemeleri binlerce Kürt yargılanmış idam edilmiş, binlercesi sürgüne gönderilmiş yine 1990 yılların askeri hakimlerin yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile binlercesinin tutuklandığı yargılama pratikleri ile devam etmiştir. Sonrasında bu mahkemelerin ismi değişse de, bu kez Özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri olarak “terör örgütü” gerekçesiyle devletin resmi görüşünden farklı düşünen muhalif Kürtler yine yargılanmaya devam etmiştir.

 

“Belli ki mahkeme başkanı önümüzdeki dönem siyasette kendine yer kapmak istiyor”

Biz Kürtler 100 yıldır ayrımcılığa maruz kalmış ve buna karşı mücadele kararlılığımızdan vazgeçmediğimizden binlerce kişiye verilen onlarca cezalara rağmen, haklılığımızı tutarlı bir siyaset zemininde tutuklu olsak da bırakmamaya kararlıyız. Bize yönelik saldırılar hukuksuzlukta sınır tanımıyor. Bizim tutukluluğumuz bir yana Kürtlerin yurttaşlık hakları da hala kabul edilmiyor. Zira seçtikleri milletvekilleri tutuklanıyor, seçtikleri belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri de tutuklanıyor ve neredeyse hepsinin yerlerine hükümetin belirlediği bir memur atanıyor. Hukukçular bunu düşman hukuku olarak tanımlıyorlar. Düşman hukuku yazılı olarak olmasa da pratikte bize karşı uygulanan budur. Yine mesele Kürtler, kadınlar ve sosyalistler olunca anayasa, yasa vb. anlam ve içeriği de değişiyor. Dolayısıyla 26 Nisan’da başlayan Kobanê davasının ilk duruşmasında, 22 ağır ceza mahkeme başkanı şahsında hukuki bir zorla ve baskı ile karşı karşıya kaldık. Belli ki mahkeme başkanı önümüzdeki dönem siyasette kendine yer kapmak istiyor. O nedenle de hukuki gerekler yerine Erdoğan rejiminin gereklerine göre hareket ediyor. Bunun için de adil yargılanma haklarının hiçbirisine uymamakta bahis görmüyor. Tam da bu nedenle mahkeme süreci bizim açımızdan demokratik bir hukuk sisteminin, özgürlüklerin, eşitliğin, demokrasi ve barışın savunulduğu, halkların eşitliği ve kardeşliğinin savunulacağı bir mücadele alanı olacaktır. Bu mahkemede de gösterildi ki, Erdoğan iktidarın önündeki tek engel demokratik siyasi alandır.

 

Faşist ve ırkçı bir parti olan MHP’nin desteği ile AKP’nin oluşturduğu Cumhur ittifakı sonucu oluşturulmaya çalışılan yeni rejim (Tek Adam rejimi) inşası önünde tek engel halkların, inançların, kadınların birleşik örgütlü gücünü ifade eden HDP’dir. Bu yargılamalarla, bu engel ortadan kaldırılmak isteniyor. Cumhur İttifakı’nın tekçi, otoriter, faşizan yönetimine karşı HDP'nin temsil ettiği demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü yönetim sistem halklara umut ve moral vermekte, “başka bir yaşam mümkün” iddiasını diri tutmaktadır. Aslında bu yargılamalar ile bu umut kırılmak istenmektedir. Ama bunlar nafile çabalarıdır. 100 yıldır Kürtler her türlü devlet şiddetine, baskıya, zulme karşı direniyor. Bu direniş geleneği bugün de sürüyor ve sürecektir. Mesele sadece HDP'nin meselesi değildir. Bu süreç Türkiye'den demokratik bir Cumhuriyetin inşa edilip edilmeyeceği, halkların, inançların eşitliği özgürlüğü barış ve güven içinde yaşama iradesini de belirleyecektir. Yani bu yargılama sıradan basit bir yargılama değildir. Türkiye Siyasetini, Türkiye halklarının, kadınlarının geleceğini etkileyecek sonuçlar açığa çıkaracaktır. Dolayısıyla demokrasi, eşitlik, özgürlük ve barıştan yana olan herkesi bu süreçte HDP ile dayanışma içinde olması gerekir. Bunu HDP için değil, kendileri için ve en önemlisi herkes için yapmaları gerekiyor.

 

‘IŞİD’in yenilmiş olmasının yargı eliyle intikamı alınıyor’

Bu davaların diğer bir önemi de kadın özgürlük mücadelesinin hedef olmasıdır. 2015’ten bugüne, özel de Kürt kadın hareketine genelde ise tüm Türkiye kadın hareketine, Sosyalist, feminist harekete yönelik sistematik bir saldırı yaşanıyor. Kayyum siyasetinin eş başkanlık, kadın kurumları, yerel yönetimlerde kadın kazanımlarına hedef olması, İstanbul Sözleşmesi'nin Erdoğan tarafından bir kararla bir gecede iptali, kadına yönelik şiddetin katliamların artması, AKP-MHP koalisyonunun kadın özgürlük mücadelesini hedef alması ile alakalıdır. Kobanê davasında bu yaklaşımı görüyoruz. Kürt kadınlarının IŞİD çetelerini yenilgiye uğratmalarındaki öncü rolün, Rojava devrimindeki kadının önemli rolünün tüm dünya halklarının, kadınlarının desteğini alırken, Türkiye bunu yargılama konusu yapmaktadır. Aslında bu dava Türkiye'nin desteklemekte sakınca görmediği İŞİD'in sahada yenilmiş olmasının Türkiye yargısı eli ile intikamının alınmak istenmesinden başka bir anlamı yoktur. Aslında bu gerçeği tüm dünya biliyor. 6-8 Ekim olayları denen ve onlarca insanın ölümüne neden olan sürecin asıl sorumlusunun iktidar olduğu bu dava ile bu hakikate gizleme çabası olduğu gerçeğini herkesin gördüğü gibi yine bu dava ile dayanışma yargılanmak isteniyor.

 

"Bundan sonraki süreçte halkların dayanışması ortak mücadelesi kazanacaktır"

Hatırlarsanız 2014'te Dünyanın her yerinde insanlar sokağa çıktı ve 1 Kasım dünya Kobanê Günü ilan edildi. Bu dayanışma Kobanê özgürleşmesi IŞİD çetelerinin yenilmesinde çok önemli bir rol oynadı. Türkiye'de yaşayan Kürtlerin, Kürtlerin dostlarının HDP'nin göstermiş olduğu dayanışma halklara kazandırmıştır. Bundan sonraki süreçte halkların dayanışması ortak mücadelesi kazanacaktır.

Sonuç olarak tüm bu yaşananların esas nedeni Kürt sorunudur. AKP, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 2013-2015 yılları arasında yürüttüğü diyalog sürecini sonlandırması Türkiye’yi demokratikleştirecek müzakereleri durdurması, ülkeyi ekonomik, siyasi ve toplumsal bir krize sürüklemiştir. Covid-19 nedeniyle yaşanan pandemi süreci bu krizi daha da derinleştirmiştir. Türkiye tüm ekonomik, siyasi rezervlerini tüketmiştir. Elinde kalan tek şey devletin mutlak zorudur. Devletin tüm baskı araçlarını toplum üzerinde kullanmaktadır. Kürt halkına karşı savaş politikalarını sürdüren, Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ve ekolojik taleplerini zorla bastırmak isteyen faşist iktidara karşı halk direnişini mücadelesini sürdürmektedir. En son 21 Mart günü, Newroz kutlamaları bunu çok net göstermiştir. Türkiye'nin bu krizden çıkışının tek yolu Kürt karşıtı ve Kürt düşmanı politikalarına son vermesidir. Öncelikle 1999 yılından beri İmralı cezaevi adasında tutulan Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrit ve izolasyon politikalarına son vererek Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlaması, savaş, çatışma ve çözümsüzlük siyasetine son verilmelidir. Bu politika sadece Kürtlere değil, tüm Türkiye halklarına ve toplumuna kaybettirmektedir. O nedenle demokrasi ve özgürlük güçlerinin bu süreçte daha inisiyatifli olması, Türkiye halklarına yeni bir seçenek sunması her zamankinden daha acil bir görev olduğunu düşünüyorum.

Herkese selam ve sevgilerimi sunuyorum.

Sebahat Tuncel,

Ankara Sincan Cezaevi.”