Post-Marksizm; Ötesinde bir şey yok!

Ali Emre ECER yazdı: Şüphesiz, değişimleri değerlendirirken Benstein ve türevlerinin izinden gidenler olduğu gibi Marksizm’in hala en ileri bayrağı olan Lenin’in izinden gidenler de olacaktır. Nesiller boyu efsanelere inanıp kayıp medeniyetler Atlantis ve El Dorado’yu arayan 19. yüzyıl maceraperestleri misali bu arayışta olanlar da Marksizm’in ötesinde hiçbir şey bulamayacaklar.

5 Nisan 2021 13:21
Manşet Resimleri

          “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” Marx-Engels

 

Post-Marksizm’e ve onun söylevlerine etraflıca cevaplar verilmiş olsa da fikirleri bugün hala teoride ve politikada birçok girdilerde bulunmaktadır. Doğal olarak da pratikte devrimci mücadeleyi akamete uğratan yansımaları görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte Post-Marksist fikirlerin moda haline gelmesi tarihin sonunu ilan eden burjuva ideologlarıyla da tutarlılık gösteriyordu. Ancak meseleyi sadece SSCB’nin çözülüşüyle açıklamamız ve kavramın yaygınlaşmasını salt bu duruma bağlamamız eksik bir değerlendirme olacaktır. Post-Marksizm bugüne gelene kadar birçok uğraktan geçti. 20. yüzyıl içerisinde Marksizm’e yönelik revize etme girişimleri dünden bugüne kavramı şekillendirdi. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe ikilisi “Hegemonya ve Sosyalist Strateji-Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru-” kitabında kavramı ilk defa kullandılar. Ancak bu son halkaya girmeden önce kavramın köklerine inelim ve gelişim seyrini irdeleyelim.

 

 

Geçmişten günümüze uğraklar

Oportünizm ya da revizyonizm yasallığın meyvesidir.” Lenin [1]

Marksizm’i revize etme girişimleri ve onda birçok tutarsızlık olduğu söyleminde bulunanlar arasında öncülük vazifesi tarih önünde Eduard Bernstein’a aittir. Engels’in ölümünden sonra uluslararası işçi sınıfı için önemli bir pozisyonu olan Bernstein zaman içerisinde Marksizm’in devrimciliğini ve omurgasını oluşturan fikirlerini reddeden bir konuma geldi. Marx’ın yaşadığı dönemle içinde bulundukları dönem arasındaki farklılıkları ve yenilikleri fark eden Bernstein kapitalizmin tabanı geniş bir orta sınıf yarattığı, her geçen gün zenginlerin doğduğu ve bunun esasında toplumsal zenginliğe tekabül ettiği bir refah durumunu anlatmıştır. Yani Marx’ın kriz ve buhranlar üzerine geliştirdiği kuramı yanlışlanmıştı. Devir değişmişti. Eskisi gibi kanlı ayaklanmalar, barbarca savaşlar yoktu. Bu ilerici durum devrimlere artık gerek olmadığını da koşullamıştı. Artık devrim değil reform mücadelenin ana hedefi olmalıydı. Parlamento ve genel oy hakkı bu konuda Sosyal Demokrasi’nin (Marksizm’in) en önemli kozu olarak Bernstein’ın fikirlerinde yer aldı. Ona yönelik revizyonizm eleştirilerini de sahiplendi. Onun revizyonizmi olduğu gibi devrimciliğin karşısında konumlanıyor ve Marksizm’e saldırıyordu. Tarihsel maddecilik proletarya diktatörlüğüne tekabül eder. Elbette Bernstein bunu da reddediyordu. Çünkü demokrasi bir sınıfın iktidarında yeşeremezdi ama sınıflar varlığını koruyabilirdi! Yani toplumda sınıflar olacak ama iktidar bir sınıfa ait olmayacak! Bu demokrasi anlayışının nereden bakarsanız bakın diyalektik ile hiçbir bağı yoktur. Tarihsel maddeci anlayışın sınıflı toplum ve sınıflar mücadelesiyle de hiçbir bağı yoktur.  ‘’(Bernstein tarafından) Yadsınan, liberalizm ve sosyalizm arasındaki ilke yönünden karşıtlıklardı. Çoğunluğun iradesine uygun olarak yönetilen tam demokratik bir topluma bunun uygulanamayacağı tezine dayanılarak yadsınan şey, sınıf savaşımı teorisi idi.”[2] Bernstein revizyonizmi değişimler adına Marksizm’den net bir vazgeçiştir.

Eduard Bernstein

Bir diğer kapıyı aralayan akım ise Frankfurt Okulu’dur. Frankfurt Okulu 1923 yılında kurulan Toplumsal Araştırma Enstitüsünün ifade edilişidir. Sosyoloji, felsefe, psikanaliz, tarih vb. alanlardan Marksist ya da Marksizm’e yakın insanları bir araya getirmiştir. Frankfurt Okulu yaptığı tartışmalarla, açtığı kanallarla post-modernizmin temeli olmuştur diyebiliriz. Kapitalizm eleştirisiyle birlikte modern toplum eleştirisini birlikte ele almıştır. Marksizm’e yönelik güncelleme çalışmaları burada da devam etmiştir. İçlerinde Lukacs gibi dönem dönem fikirlerinde manevralar yapan Marksistlerin de olduğu ve tartışmalarında yer aldığı bu okulun birçok eleştirilerinden başat olanlarına değinmek yeterli olacaktır. İlki alt yapı-üst yapı üzerinedir. Frankfurt Okulu bu ikili ilişkinin iç içe geçtiğini yani ekonomik ve siyasal alanın bütünleştiğini öne sürer. Marx’ın eserlerinin ana halkalarından biri olan alt yapının belirleyiciliğine yapılan bu itiraz okulun kendisini Marksist ekonomi politikten kopartmaktadır. Yine buradan yola çıkarak Tarihsel Materyalizmi kaba determinizm olarak suçlamışlardır. Okul siyasal olarak da Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştirel bir tutum takınmıştır. Marksizm’i Marksizm yapan yöntemine yönelik bu itiraz ve reddiyeler Batı-Doğu Marksizm’i tartışmalarını da güçlü bir şekilde doğurmuştur. Frankfurt Okulu denince akla Batı Marksizmi gelir diyebiliriz. Özü itibariyle tarihsel materyalizmi kaba determinist bulmanın yanında diyalektiği de reddeden bir hatta sahiptir. Bu konuda akımın öncülerinden Adorno ‘’negatif diyalektik’’ çıkışıyla Marksist diyalektiğe itiraz geliştirmiştir. Bu perspektif ışığında karşısına aldığı Ortodoks tutumda gördüğü Doğu Marksizmi’ni yadsımıştır. Ancak yöntem reddiyeleri ve Marksizm’i salt felsefi düzlemde yorumlamak Frankfurt Okulu’nun Batı Marksizmi'ni eylemden uzağa, sistemin ise içine hapsetmiştir. Girilen bu rota ışığında okulun yazarlarına göre Bolşevikler otoriter ve baskıcı olarak görülmüştür. Maddi yaşamın belirleyiciliğini reddedenler yani Marksizm’in yöntemini reddedenler yenilikçi olurken diğerleri kaba ve klasik kalıyordu. Doğu Marksizmi olarak adlandırılan başta SSCB ise tüm eksikliklere rağmen bilimsel sosyalizme yönelik felsefede idealist, teoride revizyonist saldırılara karşı SBKP’nin 20. Kongresi'ne kadar devrimci bir tutum sergiliyordu.

1960’lı ve 1970’li yıllara geldiğimizde yani Sovyetler Birliği’nin 20. Kongresi sonrası “barış içinde bir arada yaşama” adı altında revizyonist bir çizgiye vardığı noktada Çin Kültür Devrimi, 68 Hareketi, Küba Devrimi ve Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş hareketleri daha popüler ve revaçta bir hal aldı. Sınıfsal tavrı tartışmaya açık olan Sovyetler Birliği’nin karşısına konan ‘’başka bir sosyalizm’’ arayışları ve kampları, ‘’Gri hayatı bırakıp daha renklisine geçelim’’ ikileminden ‘’sınıf mı kimlik mi’’ ikilemine doğru yol aldı. Yapısalcılık, post-yapısalcılık ve sonrasında post-modernizm böyle bir ortam ve tartışmaların içerisinde Marksizm’e yeni soluklar getirmeye çalıştı. 

 

Yapı ve ilişkilere vurgu yapan bir metodoloji olan yapısalcılık Fransa’da gelişmiş bir düşünce okuludur. Birçok alanda kullanılan yapısalcılık ile esas ilgileneceğimiz yer Marksizm’le olan ilişkisi üzerinedir. Bu da bizi doğal olarak Althusser’e götürüyor. İdeoloji, özne ve sınıf başta olmak üzere Althusser’in açılımları tekrar alt yapı-üst yapı tartışmasıyla kendini bulmuştur. Üst yapının da belirleyiciliği üzerine yazılar yazan Althusser, Marx ve Engels’in üst yapının belirleyiciliğini yeterince gözetmediğini düşünüyordu. Aynı zamanda ona göre Marx’ta ekonomist bir toplum anlayışı da bulunmaktaydı. Marksizm’deki Ortodoks anlayışın devam etmesinde bir diğer neden ise Hegelci kalıntılardı. Bu yüzden Althusser’in tabiriyle bu deli gömleğinin bir an önce yırtılıp atılması gerekiyordu. Marx’ı yeniden okuma girişimleri Marksizm’i tahrip etme, bozma halini aldı. Ayrıca bu fikirleri Marx’ta ya da Engels’te aramak ise çıkmaz sokağa girmek gibi bir şeydi. Şöyle ki; “varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” Karl Marx [ 3] Bu sözlere benzer birçok açıklamayı Marx ve Engels’in eserlerinde sıklıkla görürüz. Karşılıklı bu ilişki ve belirleyicilik durumu olayları ve olguları açıklamada bütün anlatının merkezinde durmaktadır.

 

Marksizm bütünlüklü ve tutarlı bir praksistir. Yapısalcılık, bütünü yapılara ayırıp ayrı ayrı kendileri ve ilişkileriyle, farklı hatlar çizip farklı yollara ve akabinde bütün reddiyesine yol açmaktadır. Evrensel öğretiler yerine yerel öğretilerin yolu açılmıştır. Bütüne karşı parça, nesnele karşı öznel anlayışı Marksizm’e yönelik tekçi değil çoğulcu eleştirilerine önemli kaynak olmuştur. Elbette ki sistemi devirecek, sonrasını inşa edecek bir sistem kurma mantığı ise hepten kaybolmaktadır.

Louis Althusser

Althusser’in çoğulculuğundan faydalananlar daha sonra post-yapısalcılar olmuştur. Ancak bu çoğulculuk yapılar nezdinde değil insan ilişkileri babında ele alınmıştır. En nihayetinde post-yapısalcılara göre yapı iktidar ilişkileri içerisindeydi ve bütünleşik bir durumdaydı. Althusser’in çoğunlukçuluğu bu konuda yetersiz görünüyordu. Çünkü onda hala kurumsallık vardı ve bu post-yapısalcıların iktidar analizine uymuyordu. Bunda merkezi bir yapının kendisine yapılan itirazlar etkendi. Siyasallık makro düzeyde değil mikro düzeyde kurgulanmalı yani olabildiğince iktidar ilişkilerinden de uzaklaşarak. İleride göreceğimiz ve bugün de hem teoride hem de siyasette gördüğümüz post etkilerin önemli kaynağını post-yapısalcılık oluşturmaktadır. Özellikle iktidar, makro-mikro ve merkez-yerel tartışmaları pratikte örgütsel zeminlerde de çok karşımıza çıkmıştır. Bunda post-yapısalcıların siyasal pozisyonlarının da etkisi vardır. Bu fikirlerini siyasal olarak parti fikrine itirazda bulunarak göstermişlerdir. Onlara göre partinin tamamen temsiliyet etme durumu olamaz çünkü merkezidir. Bunun yerine makro siyaset değil mikro siyaset ve merkezi örgütlenme değil ağ örgütlenmeleri zamandır. Leninist örgüt teorisi ise hiyerarşik ve baskıcı görülür. Bugün bunlar örgütsel otonomculuğun ve liberalizmin sık sık başvurduğu fikirlerdir. İleride göreceğimiz radikal demokrasi ve benzeri anlayışlarda daha iyi irdeleme fırsatı bulacağız.

 

Post-yapısalcılık felsefi ve siyasal üretimleri ile post-modernizmin de temeline en büyük desteği sunmuştur. Elbette post-modernizm sadece felsefi üretimde bulunmamıştır. Bununla birlikte sanat, edebiyat, sosyolojide de kendini var etmiştir. Kendinden önceki arayış ve çıkış noktalarıyla da ortaklıklar taşımaktadır. Post-modernizmin net bir tanımı yoktur diyebiliriz. Aslında kendi gibi anlattıklarıyla da müphemdir. Post-modernizme giriş yaparken en iyi açıklama Lyotard’ın söylediği gibi “büyük anlatıların sonu” fikridir. Başlıca hedefi aydınlanma yani modernizmdir. Aydınlanmanın ilerlemeci anlatısına itiraz eder. Bu büyük anlatılar felaketler yaratmıştır. Açlık, yoksulluk, ölümler ve savaşlar bunun ürünüdür. Bu sebeple II. Dünya Savaşı sonrası post-modernizmin doğuşu ve gelişimi daha iyi anlaşılabilir. Doğru bilgi peşinde değildir, aklı da önemsemez ve modernizmin ilerleme adına koyduğu tezlerin karşısında dururlar. Post-modernizmin bunlarla birlikte esas olarak çizdiği bir diğer çizgiyse evrenselliğe ve bütünselliğe itirazıdır. Evrensel düşünceler nesnelci ve indirgeyicidir. Bu sebeple sadece aydınlanmanın değil Marksizm’in de karşısında konum alırlar. Marksizm’in doğa ve toplum bilimlerinde ortaya koyduğu yasalar onlar için indirgemeciliktir. Marksizm-Leninizm değiştirmeyi, yıkmayı ve kurmayı da hedefler. Kapitalist sisteme karşı oluşturulmuş bütünlüklü alt yapı-üst yapı ilişkilerinden oluşur. Yani Marksizm-Leninizm’in başka bir hayat yaratma amacı vardır. Ancak post-modernizmin böyle bir amacı yoktur. Çünkü ortada bir bütün yoktur, haliyle onu değiştirecek ya da ortadan kaldıracak eyleme de ihtiyaç yoktur. 

 

 

Negri, İmparatorluk ve Çokluk

Günümüze yaklaşırken post-modern solun önemli temsilcilerinden görülen Antonio Negri’ye değinmeden olmaz. Sadece teorisyen olarak kalmayıp aynı zamanda aktivist de olan Negri 1979 yılında İtalya başbakanı Aldo Moro’nun Kızıl Tugaylar tarafından öldürülmesi soruşturması kapsamında tutuklu kalmış, daha sonra milletvekili seçilerek tahliye olmuştur. Antonio Negri 70’li yıllardaki post-yapısalcılıktan etkilenmiş ve Operaismo hareketi otonomizme geçerken post-yapısalcılık onun otonomculuğunu şekillendirmiştir. Farklılıkları önemseyen, mikro, özcülükten uzak post-yapısalcı anlayışları düşüncesine yerleştirdi. Varsayımlarını şekillendirirken önemli bir yer tutan iktidar analizini de Foucault’dan alıyordu. İktidarın sınıf odaklı bir baskı aygıtı olduğunu reddederek çok merkezli ilişkilerde saklı bir ağ olarak tanımladı. Negri’nin etkilendiği fikirler ve yöntemler bir yana, biz onu iki temel anlatısı üzerinden değerlendirirsek daha anlamlı olacaktır. Bunlardan birisi imparatorluk diğeri ise çokluktur. Michael Hardt ile birlikte ürettikleri imparatorluk kavramı esasında post-emperyalizm babında ele alınabilecek bir kavramdır. Yazarlar kavramı şu şekilde açıklıyor: “Egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimi bizim imparatorluk dediğimiz şeydir.”[4] Artık sınırlar kalkmıştır ve modernlik döneminde olan disiplinci toplum yerini kontrol toplumuna bırakmıştır. Bu toplumda iktidar her yerdedir, tek bir merkezde aranmaz. Eskinin merkezi yabancılaştırıcı unsurları burada yoktur ve bu yeni topluma daha demokratik muhteva kazandırır. Neye karşı mücadelece edileceği de bu şekilde muğlak bir hal alır.

Antonio Negri

Bir diğer önemli itirazları ise üretim tarzında yaşanan değişikliklerdir. Aslında bu fikrin temelini “elveda proletarya” bakış açısı oluşturuyor. Maddi olmayan emek tartışması üzerinden üretim araçlarına sahip olma yolu insan beyni üzerinden tarifleniyor! Buna bağlı olarak emek ve sınıf tartışması üretim sürecindeki nesnel boyutundan azade edilip sadece iktidar ilişkileri vb. üst yapı kavramlarıyla ele alınıyor. En nihayetinde her alanda emperyalizm miadını dolduruyor ve onun dönemine ait sömürgeleştirmeler, savaşlar, ulus devletler uçup gidiyor. Daha demokratik bir dönem geliyor! Eh tabi iktidar her yerde, gene bir mücadele olacak! Peki sınıflar var mı? Var ama bir sınıf iktidarından bahsedemeyiz. Soyut ve tutarsız haliyle bu fikirler bizlere Kautsky’yi hatırlatıyor. Onun ultra emperyalizm teorisinin bir başka hali. O da ‘’Her şey tek bir tekele gidiyor ve bunun sonucunda sınırlar kalkıp dünya hızla refaha ulaşma yolunda yürüyor’’ diyordu. Artık devrimler çağı da kapanmıştı. Yeni dönem reformlar dönemiydi çünkü rekabet ve savaşın alt yapısı ortadan kalkmıştı. Halbuki görüldü ki tekelci kapitalizm dönemi bunun tersini kısa sürede ispatladı. Negri ve Hardt’ın da tezleri kısa sürede çürüdü. Körfez savaşı, Afganistan işgali, Irak’ın işgali ve günümüze kadar süren Kafkasya ve Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde süren emperyalist devletler arası rekabetin yarattığı savaşlar ve yıkımlar bunun acı bir ispatıdır. Yanlışlanan bu tezler eşitsiz gelişmeyi, sınıfsal çelişkileri, egemenler arası iç çelişkileri bir yana koydukları için bu yola düşüyorlar. Esas indirgemecilik batağına da kendileri düşüyorlar. Lenin’in geçmişte Kautsky için söylediği sözler kulaklarımızda çınlıyor: “Kautsky şimdi başka herkesten daha zararlıdır. Oportünistler açık bir beladır. Kautsky’nin başında bulunduğu Alman merkez ise gizli, üzeri diplomatik şekilde boyanmış, işçilerin aklını ve bilincini kirleten ve başka her şeyden daha tehlikeli olan bir düşmandır.”[5]

 

Emperyalizmin arkasından el sallanırken emek-değer teorisinin, ücretli işçinin de ardından el sallanıyordu. Emperyalizm döneminde sınıf mücadelesi nasıl geçerliyse imparatorluk döneminde değişen yenilikler karşısında bu sınıf da olamazdı. Böylece imparatorluktan sonra çokluk fikrinin ortaya çıkması doğaldı. Çokluk sınıfın yerini alıyordu. Çokluk kavramı Negri’nin Spinoza’dan aldığı bir kavramdır. En kaba haliyle çoğulluk olarak açıklayabiliriz. Yani tekillerin tek tek özgünlükleriyle bir arada bulunabilme durumları. Negri’ye göre modernizmden post-modernizme, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, maddi emekten maddi olmayana geçiş vardı. Özellikle maddi olmayan emek teorisi üzerinden değerin artık ölçülemez olduğunu ve Marksizm’in emek-zaman ve artı değer üzerine kurulu teorisinin de artık geçersiz olduğunu ilan etti. Tüm bu değişimleri ise üretim merkezli bir analiz ile değil iktidar merkezli bir analizle yorumladı. Bu yorum onu sınıflar mücadelesi, değer teorisi, diyalektik, sınıf çatışması, proletarya diktatörlüğü vb. birçok şeyi inkar etmeye götürmüş ve Marksizm’in kendisiyle alakası olmadığını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Hem sınıfın kendisi, hem sınıfın yerine konulan kavram, hem anlatılan sistem, hem de mücadele denen şey soyut hale varmıştır.

 

İktidarın dışında ne varsa, artık o her neyse çokluğun içindedir. Günümüz siyasetinde sınıf mücadelesine karşı kimlik mücadelesini savunanların can havliyle sarıldıkları bir fikir olmuştur. Proletarya sosyalistlerinin bugün kimlik sorunlarını görmezden gelmeleri beklenemez. Sosyalizm mücadelesi demokrasi mücadelesini de kapsamaktadır. Aksi halde bu indirgemecilik ve erteleyicilik sosyalistleri gerici bir pozisyona düşürür. Ancak tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğunu unutmak, sınıflı toplumda proletaryanın öncülüğünün nesnelliğini unutmak, sınıfın partisinin tüm ezilenlerle birlikte mücadelesini es geçmek burjuvazinin sınırlarını kendi çizdiği havuzunda kulaç atma egzersizlerinden öteye gidemez. Tarihimiz bunun kötü örnekleriyle doludur. Negri de geçmişin bu örneklerinden biridir. Şu sözler konumuzu çok güzel özetliyor: “Öyleyse Negri’nin çokluğunun talepleri ve mücadelesinden ne bekleniyor? Sermayenin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti devam ettiği ya da bu konulara hiç girilmediği koşullarda çokluğun iletişim ve bilgi ağını kontrol altına aldığı demokratik bir toplum. Buna benzer bir hedef belki Spinoza’nın yaşadığı 17. yüzyılda ilerici bir ütopya olabilirdi. Bugün ise kapitalizmin gerçeklerini ıskalayan bulanık bir ufuk! Peki, Negri’nin dile getirdiği, çalışma yaşamındaki değişikliklerle gerekçelendirdiği komünizmin ertelenmeksizin derhal yaşama geçirilmesi fikri nerede? Postmodern bir reformizmin içinde başlamadan bitmiş durumda.”[6]

 

 

Laclau-Mouffe ve Radikal Demokrasi

Son olarak daha önce üzerinde durduğumuz uğraklardan faydalanan ve yazdıkları “Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru” adlı kitaplarında ‘’post-marksizm’’ kavramını sahiplenen Laclau ve Mouffe’un fikirlerine göz atalım. “Post-marksizm”i “Marksizm’in ötesinde, ondan daha ileride” şeklinde yorumlamaktadırlar. Marksizm’in klasik önermelerinin ise artık geçersiz olduğunu savunmaktadırlar. Geçmişten günümüze revizyonist akımların beslendikleri kaynakların kavramsal olarak kesiştiklerini ancak kendilerince ayrı ayrı muğlak yorumlar oluşturduklarını gözlemleyebiliriz. Laclau ve Mouffe’un gelişim seyrini de yapısalcılık, post yapısalcılık ve post marksizm olarak sıralayabiliriz. 

Yazarların genel perspektifinde evrensel olanın geçersizliği, tikel olanın önemi, özne reddiyesi, sınıftan kopuk hegemonya anlayışı ve tabii ki çoğulculuk gibi kendilerinden önceki akımların da üzerinde durduğu noktalar önemli rol oynamaktadır. Ancak önceki akımlardan farklı olarak son dönem itibariyle “radikal demokrasi” anlatısı üzerinden kimi sol yapılar içerisinde de karşılık bulmuş vaziyetteler. Evrenselliğin gerçekçiliği ve kapsayıcılığının olmadığı, bu fikrin farklılıkları yok ettiği ve bunun yerine tikel olanların ön plana çıktığı ve çoğulculuğun kapısının buradan geçtiğiyle düşüncesini özetler. İşte bu yüzden evrenselci olan Marksizm’in kendisi de insanların bu farklılıklarını görmediği için başarısız olmuştur. Şöyle ki: “Birincisi, proletarya evrensel bir sınıf olacaksa, bu ancak sosyal yapının artarak homojenleşmesi ile mümkündü: Orta sınıflar ve köylülük proleterleşecek; nüfusun büyük çoğunluğunu proletarya oluşturacaktı. Yani, söz konusu olan evrenselleşme, farklılıkların kökten bir şekilde yok oluşuydu. İkincisi, yukarıda belirtildiği üzere, evrensellik sivil toplum kertesinde gerçekleşeceği için, siyasal kerteyi oluşturan devlet sönümlendirecekti. Tam da bu iki öge, klasik Marksizm’i günümüzde geçersiz kılmaktadır.”[7] 

 

Marksizm’in geçersizliği bir yana, yazar en büyük radikalliklerinin sosyalizme saldırmak ve altını boşaltmaya çalışmak olduğunu apaçık ortaya koyuyor. Yazarın proleterleşmeyi farklılıkların karşısına koyması da anlaşılır gibi değil. Kafasında bir kere sınıfı ‘’dar, tekçi ve ayrıca hiçbir farklı özellikleri içinde barındırmaz’’ diye kodlamış. Kafasındaki kodu gerçeğe uydurmaya çalışıyor. Proleterleşmenin kendisi arzularla ilgili bir mesele değildir. Tamamen üretim süreciyle ilgilidir. Eğer bilim baz alınarak teoriye yaklaşılırsa bu çok net görülür. Ayrıca verilere bakıldığında da proleterleşmenin her geçen gün hızla arttığı ortadadır.

 

 “Radikal demokrasi” olarak ortaya konan stratejik siyaset tarzı işçi sınıfı ve sosyalizm arasındaki bağı koparmaya ve bu bağı kimlikler ile doldurmaya çabalıyor. Hegemonya ve özne tartışmaları üzerine geliştirdikleri fikirler radikal demokrasinin teorik temellerini oluşturuyor. Hegemonya kavramını sınıfta değişen gelişmeler, giriftleşen mücadele gerçeği ve en önemlisi bu yenilikler ışığında alt yapı ilişkileriyle değil üst yapı ilişkileriyle açıklamışlardır. Ekonominin belirleyiciliğini kabul etmemiş ve hegemonyayı salt ideolojik alana indirgemişlerdir. Bu da sınıf odaklı bir hegemonya anlayışına karşı kendilerini konumlandırmayı gerektirmiştir. Lenin’in proletarya öncülüğünde sınıf ittifaklarına dayanan ve tüm halkın içerisinde çalışmayı şart koşan anlayışını baskıcı gördüler. Halbuki geriye dönüp baktığımızda Lenin’in tarif ettiği hegemonya anlayışının siyasette başarılı olduğunu ve en nihayetinde işçi-köylü iktidarıyla taçlandığını çok açık görürüz. Bu sebeple başarı-başarısızlık, doğru-yanlış tartışması biz Marksist-Leninistler için bu konuda çok da önemli değildir. Değildir, çünkü tarih doğrulamıştır. Diğer bir yaklaşım ise Lenin’in karşısına Gramsci’yi koyarak yaptıkları hegemonya tartışmasıdır. Burada Gramsci’yi alt yapıyı reddeden ve bu kavramı sadece üst yapı ilişkileriyle resmetmeye çalışan biri olarak göstermişlerdir. Gramsci’nin hegemonik öznesi de yine sınıfın kendisidir. Şu sözler Gramsci ve Lenin arasında hegemonya ve ona bağlı siyaset anlayışında açı farkı olmadığını göstermektedir: “Hegemonya olayı şüphesiz, kendilerine hegemonyanın uygulanacağı grupların çıkar ve eğilimlerinin hesaba katılmasını, belli bir uzlaşma dengesinin oluşmuş olmasını, yani üretici grubun ekonomik korporatif türünden özverilerde bulunmasını gerektirir. Ama böylesi özverilerin, böylesi uzlaşmanın öze ilişemeyeceği de şüphesizdir; çünkü hegemonya, eğer etik-politik ise ekonomik olmadan da olamaz, (yani) temelini yönetici grubun ekonomik faaliyetin yaşamsal özüne uyguladığı kesin işlevinde bulur.”[8]

 

Yine özne tartışması üzerinden “özcü’’ anlayışların bir kenara bırakılmasıyla da bir tutarlılık böylece oluşmakta. Marksizm’den kopuşun en belirgin özelliği sınıf reddiyesidir. Bu da hızla siyaset ve örgüte girdilerde bulunur. Yani sınıf siyaseti ve sınıfın örgütü bir çırpıda eskir ve çöpe atılır. Onun yerine yani bu monolitik sosyalizmin yerine daha çoğulcu, karar almada (ya da almamada) demokratik bir sosyalizm gelir. İşçi sınıfının siyasetin merkezinde olmadığı bunun yerine ayrı ayrı tekil öznelerin (öğrenciler, feministler, LGBTİ+ hareketleri, çevreciler, azınlıklar, veganlar vb.) bulunduğu bir siyaseti ve onun örgütünü tarifler. Proletaryanın nesnel zorunluluğu kimlikler için geçerli değildir. Bu toplumsal muhalefet hattının ufku tek tek bu öznelerin çıkarlarının birbirlerine karşıt pozisyon aldığı noktada bitmektedir.

 

Geçmişten son geldiğimiz “radikal demokrasi” stratejisine kadar izlediğimiz post-marksist yaklaşımları beslendiği damarlarla görmekteyiz. Sınıf mücadelesi tarihi bizlere kimi zaman zaferler kimi zaman yenilgiler yaşandığını, kimi zaman saldırı kimi zaman savunma hattının olduğunu göstermiştir. İdeolojik saldırıların yoğunlaştığı özellikle Sovyet sosyalizminin çözülüşü sonrası bu konuda yeniden üretim konusunda kimi ideolojik boşlukların doğmuş olması da bu saldırılara cesaret vermiştir. Hakkını teslim etmek gerekir ki Ellen Meiksins Wood yazdığı “Sınıftan Kaçış Yeni Hakiki Sosyalizm” kitabıyla bu tartışmalarda sosyalistlere teorik ve politik cephaneler sağlamıştır. Marx ve Engels Alman İdeolojisi’nde maddi temeli reddederek sınıfın yerine soyut bir insan koyan hakiki sosyalizmi eleştirip çürüterek sınıf mücadelesine verecekleri olası zararı engellemişlerdir. Sınıfa gelen ilk dönemdeki bu itiraz üzerinden bugünkü itirazları da yeni hali olarak isimlendirmek son derece doğrudur. Sözü Wood’a bırakacak olursak: “Hem tarihsel kayıtlar hem de sermaye ile emek arasındaki yapısal antagonizma, Yeni “Hakiki” Sosyalizm’in bize anlattığından çok farklı bir öykü anlatıyor. Öyleyse, Yeni Hakiki Sosyalizm, işçi sınıfıyla sosyalizm arasında, hatta genel olarak ekonomik koşullarla siyasal güçler arasında bir bağlantının varlığını yadsıdığı zaman tam olarak neyin kastedildiğini merak etmemek elde değildir. Yine bize anımsatıldığına göre Yeni Hakiki Sosyalizm, emekle sermaye arasındaki karşıtlığın arka plana çekildiği bir zamanda değil, daha çok sınıf çelişkilerinin özellikle ivedi ve görünür hale geldiği bir zamanda meyvelerini vermiştir. Gerçeklikten bu tuhaf kopuşun tarihsel ve sosyolojik nedenleri hakkında, örneğin, bu kopuşun başlı başlına özgül bir toplumsal çıkarın ideolojik ifadesi olup olmadığı hakkında spekülasyon yapmak ilginç olurdu; ne olursa olsun, en azından onun falsolu kuramsal temellerini ortaya serebiliriz.”[9] 

 

 

Panzehir: Tarihsel Materyalizm

Diyalektik ve tarihsel materyalizm, Marksizm’in doğa ve toplum bilimlerine dair tutarlı ve bütünlüklü yasalarla oluşturduğu bilimsel yöntemidir. Tarihsel Materyalizm özel olarak toplum bilimlerine getirilmiş Marksist bakış ve yöntemdir. Şu ana kadar gördüğümüz felsefi varsayımlardan toplumda değişen sistemler varsayımlarına kadar anlatılan tüm fikirler tarihsel materyalizmin konusu gereği onu ilgilendiren ve onu karşısına alan fikirlerdi. Sınıf, değer, emek, iktidar, evrensellik vb. üzerinden eleştirel yaklaşılan tüm tartışmaların devrimci yönteme yönelik revizyonist saldırılardan oluştuğunu gördük. 

 

İnsanlar tarih boyunca toplumu yöneten gücün ne olduğunu arayıp durdu. Kimi zaman bunu bir tanrıya, kimi zaman bir krala bağladı. Çağının getirdiği tüm gericiliklerle sarmalandı. Materyalist felsefenin toplumla uyumlu hale gelmesiyle, yani sınıflar mücadelesinin başat rolde bulunduğunun ortaya konulmasıyla tarihin motorunun bireyler değil yığınlar olduğu ortaya koyuldu. Tarihsel materyalizm toplumun gelişiminde rol oynayan yasaları yani geçmişten günümüze tarihin evrelerini, onların ortaya çıkış ve kayboluşlarını, toplumsal varlık ve bilinç biçimlerini, ilişkilerini irdeler. Tarihin geçmiş dönemlerinin ışığında yüksek biçimlerine doğru ilerlemenin gelişimini ekonomik tahlil ve sınıf savaşı teorisiyle sömürüsüz ve baskısız bir topluma, yani komünist topluma geçişin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyarlar. Maddi koşulların belirleyiciliği, maddi malların üretimi tarihin temelidir, tarih de nesnellik ve zorunluluk vb. buluşları, bu söylediğimiz kaçınılmazlığı sağlam temellere oturtur. Ayrı ayrı girmeyeceğimiz üretim tarzındaki birlik-uygunluk-çatışma yasaları ayrıca artı değer üretme ve sınıf savaşımı yasalarıyla bu temel bilimsel bir nitelik kazanır. Alt yapı-üst yapı tartışmaları üzerinden Marksizm’in özellikle tarihsel materyalizm alanına yöneltilen ‘’belirleyicilik’’ tartışmalarını, yöntemin kendisinin ne olduğunu açıklayan Engels özetliyor: “Materyalist tarih görüşü, üretimin ve üretimden sonra üretilen ürünlerin değişiminin her toplumsal rejimin temelini oluşturduğu; tarihte görülen her toplumda, ürünlerin bölüşümünün ve ürünlerin bölüşümü ile birlikte sınıflar ya da zümreler biçimindeki toplumsal eklemlenmenin üretilen şeye, bunun üretiliş biçimine ve üretilen şeylerin değişim tarzına göre düzenlendiği tezinden hareket eder. Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir.”[10]

Karl Marx ve Friedrich Engels

Yapılan eleştiriler Marksizm’in özüne yönelik. Bu eleştiriler ya düşman sınıftan ya da kendini evin içinden göstermeye çalışan tahripçilerden geliyor. Düşman sınıfın, sınıf tavrıdır saygı duyarız. General Engels misali “Önce siz mösyö burjuvazi” deriz. Ancak masaya maskeleriyle oturanlar ise midemizi bulandırıyor. Değil aynı evin içinde, aynı mahallede bulunmaya dahi zorlanırız. Yeni olarak önümüze konan proletaryanın kendisini ve devrimci rolünü reddediyorsa o zaten yeninin değil eskinin fikridir. Üstüne üstlük bu yeni ve çoğulcu akımlar kendilerine menkul yarattıkları “Marksizm” ya da mücadele hattının karşısına koydukları Marksizm’in kendisini ise “klasik” veya “Ortodoks” olarak tanımlıyor, tutuculukla suçluyor. Bu tartışmalarda “Ortodoks” kavramına olumlu bir anlam yüklemek gerekir. Dini-mezhebi anlamı bir yana, “Ortodoks” anlam olarak doğru bilgi manasına gelir ve tartışmalarda bu anlamıyla kullanılır. Lenin, Kautsky ve Benstein’ı anarken “Bir zamanların Ortodoks Marksistleri” diyerek ironide bulunur. Ortodoksluktan anladığımız Marksizm’in özüne ve yöntemine sadakat olmalıdır. Bu konuda Lukacs’ın tanımına bakılmasında yarar var: “…Ortodoks Marksizm, Marx’ın kendi araştırmalarının sonuçlarını hiç eleştirmeden kabullenmek demek sayılmaz ki, şu veya bu teze inanmak, “kutsal” bir kitabı yorumlamak demek değildir ki... Tam tersine, Ortodoksluk yalnız ve yalnız yöntem konusundadır; doğru araştırma veya sorgulama yönteminin diyalektik Marksizm’de bulunabileceği, bu yöntemin sadece onun kurucusunun anlayışı veya çizgisinde geliştirilebileceği, genişletilip derinleştirilebileceği şeklinde varılan bilimsel bir kanaattir. Bu yöntemi aşmaya ya da iyileştirmeye yönelik tüm girişimlerin işi sonunda yüzeyselleştirmeye, besbellileştirmeye ve eklektisizme vardırdıkları ve vardırmaya mahkum olacakları kanaatidir.”[11]

 

Biliyoruz ki bu tartışmalar her dönem çürütülse de yine karşımıza çıkacaktır. Şüphesiz,  değişimleri değerlendirirken Benstein ve türevlerinin izinden gidenler olduğu gibi Marksizm’in hala en ileri bayrağı olan Lenin’in izinden gidenler de olacaktır. Nesiller boyu efsanelere inanıp kayıp medeniyetler Atlantis ve El Dorado’yu arayan 19. yüzyıl maceraperestleri misali bu arayışta olanlar da Marksizm’in ötesinde hiçbir şey bulamayacaklar.

                           

 

[1] V.İ.Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, syf.168

[2] V.İ.Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, syf.13

[3] Karl MARX, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol yayınları

[4] Michael Hardt-Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, syf.18

[5] Kautsky, Seçilmiş Politik Yazılar, Kavram Yayınları, syf.86

[6]Arif Koşar, Negri,Sınıf ve Çokluk, KOR Yayınları,syf.239

[7] Post-Marksizm, Küreselleşme Evrensellik ve Etik, Birikim, sayı 158

[8] Gramsci, Modern Prens, Birey ve Toplum Yayınları,syf.56

[9] Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış, Yordam Kitap,syf.248

[10] Friedrich ENGELS, Anti- Dühring, Sol Yayınları, syf.359

[11] György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, Belge Yayınları, syf.53-54