Kader anı yaklaşırken

SEÇTİKLERİMİZ – Ertuğrul KÜRKÇÜ Yeni Yaşam için yazdı: Muhalefet, bu düzenlemelere yol verdiği takdirde diktatörlüğün yüzde 40’a varmayan oyuyla -işin içine teknik olarak hiçbir hile ve hurda dahi karışmaksızın- TBMM’deki sandalyelerin yüzde altmışını ve Cumhurbaşkanlığını Erdoğan ve faşist ittifaka altın tepside sunmuş olacağının idrakiyle mücadeleye başlamalıdır.

27 Mayıs 2021 10:20
Ertuğrul Kürkçü
Manşet Resimleri

İç isyan ve çatışmalarla sarsılan iktidar koalisyonu, fırtınalı denizde çatırdamakta olan amiral gemisini güvenli bir limana yanaştırma manevralarına başlıyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı diktatörlüğün -2022 yazında bir erken seçimi de hesaba katan- yeni seçim rejimi planlarını tartışmaya sundu. Yazıcı, diktatörlüğün elini açarak oyunu başlatması için “havuz medyası”ndaki bir canlı yayında Saray’ın üç önemli konudaki önerilerini ortaya koydu. 

 

Birincisi, Yazıcı, rejimin “2023’ten önce seçim yok” babalanmasını çöpe attı. “Seçimler 2023’ten önce yapılacak,” dedi. Ok yaydan çıktı. Yazıcı, üstelik Anayasa’daki zaman sınırlarına da işaret etti: “Değişiklikler bir yıl içinde uygulanmaz şeklinde bir düzenleme var. Dolayısıyla seçimlerden bir veya bir buçuk yıl önce tamamlanması bekleniyor.”

 

Sarayın ikinci önerisi, barajın düşürülmesi. Yazıcı, “Barajı makul bir yere getirme şeklinde çabamız var. 7 mi olur 5 mi olur, hangisi doğru şeklinde çalışmalar yapıyoruz. 5 ile 10 arasında bir şey olacak” diyor. Baraj yüzde 10’da kaldığı takdirde mevcut güç dengesi çerçevesinde diktatörlüğün küçük ve minik ortakları MHP, BBP, VP de parlamento dışında kalıyorlar. AKP onları sonsuza kadar sırtında taşıyamayacağı için MHP ne kadar aşağı düşerse baraj da o kadar aşağı düşecek. Böylece tuhaf bir paradoksa varıyoruz: Kürtleri ve sosyalistleri parlamento dışında tutsun diye kurulmuş olan baraj faşist ittifak partilerinin önünü tıkıyor. Öyleyse yıkılsın barajlar! 

 

Diktatörlük cephesinde barajın indirilmesini tartışmaya yol açan bir başka etmen de, “baraj esasen HDP’ye yarıyor” varsayımı. Diktatörlüğün bakış açısına göre, batıda bir bölüm potansiyel CHP seçmeni -solcular, Alevi ve Kürtler- ve doğuda muhafazakâr Kürtler, “stratejik oy” kullanarak HDP’ye oy aktarıyorlar; bu da HDP’ye aslında sahip olmadığı bir “stratejik önem” ve TBMM’de yer kazandırıyor. Rejim, barajın düşürülmesiyle bölgede muhafazakâr ve liberal alternatiflerinin de görünür olacağını umduğu HDP’nin “Kürtlerin tek adresi” olmaktan çıkacağını bir “radikal Kürt partisi”ne dönüşerek hem Batı’da hem Kürdistan’daki hareket kabiliyetinin azalacağını varsayıyor. “Kamuoyu araştırma kuruluşları”nın 2015’ten bu yana yaptıkları bütün seçim analizleri bu düşüncedeki gerçeklik payının yüzdeler değil, bindeler ile ifade edilebileceği ortaya koydu. Barajın düşürülmesi, esasen HDP’nin kendi seçmeninden kaynaklanan “stratejik önem”ini azaltmaktan çok, AKP’yi MHP’yi sırtında taşımaktan kurtarmaya yarayan bir çare olarak görünüyor. 

 

Yazıcı’nın kamuoyuna taşıdığı üçüncü önemli öneri “daraltılmış seçim bölgeleri” düzenine geçmek. Güya, maksat “vekilleri seçmene yaklaştırmak […] Seçmeni de vekilleri tanır hale getirmek”miş. “5’li ve 7’li şeklinde düşünüyoruz. Vekili seçmene yaklaştırıyoruz, mesafeleri kısaltıyoruz” diyor. Böylece “Millet kime oy verdiğini bilsin, onu sorgulasın”mış. Duyan da, memlekette bir Anayasa değişikliği oldu, Başkanın adamları, parlamentonun hizmetine girdi sanır. Oysa, bu değişiklik önerisinin, parlamento üzerindeki halk denetimini artırmayı değil, halkın iradesinin çoğulluğunun parlamentoya yansımasını önlemeyi amaçladığı ortada. Öneri, seçmen desteğini zayıflatmak için barajı düşürmenin tek başına sonuç getirmeyeceği koşullarda HDP seçmeninin oylarını seçim çevrelerine dağıtmak ve özellikle Batının büyük metropollerinde çöp haline getirmekle ya da büyük partilere doğru yönlendirmekle ilgili. Bu öneri gerçekleşirse, örneğin İstanbul’un 97 milletvekili, var olan düzende 3 seçim çevresinden çıkarken “5 vekillik seçim çevreleri” esasına göre 18-19 çevreden çıkacak. Bunun, HDP seçmenlerinin geniş seçim bölgelerinde bir araya gelen oylarıyla çıkarttıkları 12 milletvekilini üçte bire kadar düşürmeyi, birinci partiye avantaj sağlayan “barajlı d’Hont sistemi”nin daraltılmış seçim çevrelerinde uygulanışının fiilen iki partili bir rejime yol açarak AKP’nin milletvekili sayısını gerçek oranlarının çok üstüne çıkarmayı amaçladığını anlamak için çok uzun boylu düşünmek gerekmiyor. 

 

Yazıcı’nın ortaya atıp somut bir öneriye bağlamadığı dördüncü konu da “Hazine yardımı” ve “dokunulmazlıklar” konusu. Bu bahsin ucu açık bırakılması da elbette HDP’ye yönelik “iyi niyet”ten değil. Bu, daha çok, “kötü niyet”i tek başına üstlenmeme ve cellat olarak Bahçeli ve MHP’nin öne çıkmasına fırsat verme hesabıyla ilgili besbelli. 

 

Nihayet bir de tartışmaya açılmayan dikenli Cumhurbaşkanlığı seçimi konusu var. Erdoğan’ın bir kez daha aday olup olamayacağı tartışmalı ve yüzde 50+1 ve iki turlu seçim esasına dayalı Cumhurbaşkanlığı seçimine bu kurallarla gidilmesi halinde “Cumhur İttifakı”nın yenilgi ihtimali apaşikâr. Muhtemelen bu konu ilerleyen aşamalarda ve önceki konularda ortaya çıkacak anlaşma veya anlaşmazlıklar ışığında gündeme gelecektir. 

 

Bununla birlikte Erdoğan ve AKP oyuna, seçimlerin, iktidar blokunun kader seçimi olduğu şuuruyla, oyun sahasını kendi amaç ve çıkarlarına uygun biçimde düzenleyerek ve hiçbir şeyi şansa bırakmama kararlılığıyla başlıyor. Rejim HDP’nin şahsında nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturan Kürtlere, siyasal sürece eşit ortak olarak katılma kapısını kapatan bir seçim yordamı dayatmaya hazırlanıyor: “Madem barajı aşıyorlar o zaman seçimlerin kendisini baraj haline getirelim,” demeye getiriyor. Şeklen kılıfına ne kadar uydurulursa uydurulsun önerilen bütün düzenlemeler, esasen demokrasi, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk, seçme ve seçilme hakkı ilkelerinin özüne bir darbe indirme kararlılığını  yansıtıyor. 

 

Muhalefetin bu düzenlemelere vereceği yanıt yaşamsaldır. Bu düzenlemelerle ilgili tartışma ülkeyi bir kader anına getirecek, tartışma sonuçlanırken bir, bir buçuk yıl sonra gerçekleşecek seçimlerin sonucu da büyük ölçüde belli olacaktır. Muhalefet, bu düzenlemelere yol verdiği takdirde diktatörlüğün yüzde 40’a varmayan oyuyla -işin içine teknik olarak hiçbir hile ve hurda dahi karışmaksızın- TBMM’deki sandalyelerin yüzde altmışını ve Cumhurbaşkanlığını Erdoğan ve faşist ittifaka altın tepside sunmuş olacağının idrakiyle mücadeleye başlamalıdır. 

 

Kulaklara küpe olsun: HDP’yi veren, iktidarı verir!