Gençay Gürsoy ile 37’nci yılında “Aydınlar Dilekçesi”

Türkiye’nin demokrasi tarihinde önemli yer tutan hem “Aydınlar Dilekçesi” hem de “Barış İçin Akademisyenler” imzacılarından biri de Prof. Dr. Gençay Gürsoy... Siyasi Haber’den Erkin Başer, 37’nci yılında Gençay Gürsoy ile “Aydınlar Dilekçesi”ni konuştu.

18 Mayıs 2021 17:23
Erkin Başer
Manşet Resimleri

15 Mayıs 1984... 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin ardından Aziz Nesin öncülüğünde 1.260 aydın, kendisini Cumhurbaşkanı seçtiren Kenan Evren’e ve TBMM’ye, tarihe “Aydınlar Dilekçesi” olarak geçecek bir dilekçe verdi. “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstekler” başlığını taşıyan dilekçenin ardından, 59 isim 2 yıl boyunca yargılandı ve beraat etti. Bir askeri cuntaya karşı dünyada ender görülmüş, belki de imzacı sayısı itibarıyla ilk olan “Aydınlar Dilekçesi” dünya kamuoyunda geniş yer buldu ve demokrasi tarihine geçti. 

 

“Aydınlar Dilekçesi”nden 32 yıl sonra Türkiye’de birçok iktidar geldi geçti, post modern darbeler yaşandı. Ülkede askeri bir rejim yoktu ancak askeri darbeleri aratacak nitelikte Türkiye demokrasisi yara almış, hukuk işlemez hale gelmişti. 11 Ocak 2016’da “Barış İçin Akademisyenler” imzası ile “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi yayımlandı. Bildiride Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları, yerleşim yerlerinin ağır silahlarla yerle bir edilmesine karşı çıkılıyordu. Bildiriye ve Barış Akademisyenleri’ne karşı Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, mafya liderlerine kadar suçlayıcı, kışkırtıcı açıklamalar geldi. İmzacı akademisyenler yargılandı, cezaevine atılanlar oldu. Neredeyse tamamına yakını KHK’lar ile üniversitelerden atıldı.  

 

Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde önemli yer tutan “Aydınlar Dilekçesi” ve “Barış İçin Akademisyenler” imzacılarından ve yargılananlarından biri de Prof. Dr. Gençay Gürsoy... 

 

Siyasi Haber’den aynı zamanda “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan ve KHK ile üniversiteden ihraç edilen Barış İçin Akademisyenlerden Erkin Başer, Gençay Gürsoy ile 37’inci yılında “Aydınlar Dilekçesi”ni konuştu.

 

Gençay Gürsoy’un söyleşideki anlatımları şöyle: 

 

“12 Eylül 1980 Askeri Darbesi özellikle sol ve demokrat güçlerin üzerinden bir buldozer gibi geçti. ‘Türkiye öyle bir ortama girmişti ki, sivil siyasetin egemen olduğu dönemde terörle mücadelenin başka bir yolu yoktu. Ancak askeri bir yönetimle bunlar engellenebilirdi’ gerekçesiyle ordu, başta Kenan Evren olmak üzere yönetime el koymuştu. Başta siyasi partiler, dernekler, sendikalar kapatıldı ve zaten zar zor ayakları üzerinde duran demokrasi bütünüyle askıya alındı. Bir Türkiye klasiği olan darbelerin en ağırlarından biriydi 1980 Darbesi. Bugün yaşadığımız günlerle kıyasladığımız zaman, askeri darbe olmadan da sivil yöntemlerle benzer bir baskı düzeninin kurulduğuna maalesef tanıklık ediyoruz. 

 

O dönemde, 1980’de aşağı yukarı bugün yaşadığımız sınırlamalara ve hak ihlallerine benzer bir ortamı yaşıyorduk. Basın özgürlüğü yoktu, ifade özgürlüğü yoktu, hukuk askıya alınmıştı, hukuk devleti diye bir şey söz konusu değildi. Bu ‘terör’ diye ifade ettikleri olaylar askeri darbenin anında hemen ertesi günü tamamen durmuş olması, geriye doğru bu ‘terör’ diye ifade ettikleri eylemlerin kasti, planlanmış eylemler olduğu konusundaki endişeleri de hayli artırmıştı. 

 

O günler çok sayıda üniversite öğretim üyesinin meslekleri dışında, siyasi ortama demokrasi mücahidi olarak döküldüğü bir dönemdi. Bu sıralarda Aziz Nesin, geçmiş dönemde yaptığı gibi birçok girişimde demokrasiyi elde avuçta ne varsa o kalıntılarla yeniden ayakları üzerinde toparlama konusundaki girişimini başlattı. Ben üniversiteden atıldığım için ekonomik bakımdan hayatımı sürdürülebilmek için muayenehane açmak zorundaydım. Nişantaşı’nda bir muayenehanem vardı. O dönemde kurduğumuz Ekin-Bilar adında, atılmış üniversite öğretim üyelerinin, 1402’liklerin akademik faaliyetlerini sürdürebilmek için kurduğumuz bir yapı vardı. Onun da kurucusu Aziz Nesin’dir. Ankara’dan Haluk Gerger, Yalçın Küçük; İstanbul’dan benim de içinde bulunduğum geniş bir grup vardı. İstanbul’da benim muayenehanede, Ankara’da da Haluk Gerger’in, siyasaldaki arkadaşların evlerinde ilk toplantılar yapıldı. Yazı kurulu oluşturuldu. Metin ince eleyip sık dokunarak hazırlandı. Frapan çıkışlar yapmayalım da imza sayısını yükseltmeyi engelleyecek sert ifadelerden kaçınalım diyerek, gerçekten bir dilekçe mahiyetinde TBMM’ye ve Cumhurbaşkanlığı’na olup bitenler konusundaki endişelerimizi dile getiren bir metin hazırlandı. Metnin ana özelliği, bugün neleri dile getiriyorsak genel olarak demokrat ve sol kesimler olarak aşağı yukarı aynı şeyler. Hukuk devleti, ifade özgürlüğü, basının tehdit edilmesi, aydınların kovuşturulması, hukuk sisteminin ortadan kalkması vs. vs. 

 

Metin TBMM’ye dilekçe hakkını kullanmak üzere kaleme alınmış bir metin. Tüm formel gereklilikler yerine getirilerek metin gönderildi. Noter denetimi yapıldı, bir heyet seçildi. O heyet Cumhurbaşkanlığı’na ve TBMM’ye götürüp metni verdiler. Hemen ertesi günden itibaren çok az sayıda medyada, basında mahcup destek yazılarıyla ama bunun yanında cunta taraftarı basında gayet ağır eleştirilerle karşılaşıldı. Şeyi hatırlıyorum. Bir dergi o sıralarda yanılmıyorsam Yeni Forum’du.  Yeni Forum dergisi imzacıları Türkiye komünistlerinin öncüleri diye ifade etmişti. Arkasından da kısa bir süre sonra bir iddianame ortaya çıktı. Ankara 1 Numaralı Askeri Mahkemesi tarafından. Fakat iddianame ilginçtir, hani bugünkü iddianame adı altında ortalıkta dolaşan metinlere göre son derece sade ve suçlamayı sadece bir dilekçe eylemini bildiri halinde sunma suçlamasından ibaretti. Yani ‘siz evet dilekçe hakkınızı kullandınız Cumhurbaşkanlığı’na ve TBMM’ye bir dilekçe sundunuz ama aynı zamanda bunu çoğaltıp dağıttınız’ diye bir iddia vardı. Dolayısıyla dilekçeyi bildiri olarak kullandığımızı ifade eden bir suçlama. Dolayısıyla cezası da öyle atla deve değildi. Fakat mahkeme Türkiye kamuoyundan çok yurtdışında çok yankılandı. Çükü ilk defa bir askeri cunta binin üzerinde ‘aydın’ın imzasıyla – o zamanlar aydın ifadesi kolay kullanılırdı biraz şimdi kendi açımdan rahatsız edici bir ifade gibi algılıyorum-   doğrudan doğruya bir biçimde eleştiriliyor ve demokrasi talebi dile getiriliyordu. 

 

Arkasından da dava meselesi… Gerçekten de iki bin civarında Avrupa’nın ve Amerika’nın önde gelen yazar, sanatçılarının imzasıyla bu girişim örnek aydın tepkisi olarak dünya kamuoyunda yer etti. Türkiye basınında da bir iki gazetede lafı edildi. 

 

Biz bu kadar imzayı nasıl toplayabildik? Epey uğraşıldı doğrusu. Bir takım mekanlar imza merkezi haline gelmişti. Benim muayenehane de onlardan biri, Ankara’da birkaç dernek, İnsan Hakları Derneği, bir iki arkadaşın doğrudan doğruya evleri ve kendi dolaşmaları… Hasta gibi gelen arkadaşlar olurdu muayenehaneye. Masanın üzerinde metni okurlar, imzalarlar ya da üzerinde tartışırlar falan. Mesela aklıma şey geliyor… Rahmetli Prof. Berna Moran, İngiliz filolojisinin çok parlak hocalarından biri, daha bir sürü edebiyatçı, insan hakları savunucusu uğrayıp, dikkat çekmeden metni imzalayıp gittiler. Nitekim daha sonra iddianamede bu metni köylerde bile dolaştırdığımızı, birkaç köyde yaşayan insanın da imzası olduğunu suçlamaya eklemişlerdi. Epey sürdü imzaların toparlanması. Burada Aziz Nesin’in çok geniş çevresinin, sanatçı, yazar, çizer çevresinin çok yardımı oldu. 

 

Bu imzayı geri alma meselesinde. Hakikaten kamuoyuna yansıdığının hemen arkasından bir takım insanlar “Ben bunu kooperatif ortaklık sözleşmesi zannettim” diyenler falan vardı. İmzasını geri alanlardan biri o dönemde Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü düzeyindeydi. O imzasını geri almakla kalmadı, Adeta bizi suçlayan “Benim haberim olmadan imzamı koymuşlar” deyip Sıkıyönetim Komutanlığı’na bir dilekçe yazdı. 

 

Bir de akademik çevrelerden imzasını çekenler oldu. Az önce ismini andınız Toktamış Ateş. Onlarda “Hayat devam ediyor, biz üniversitede görevlerimizi sürdürüyoruz” dediler. Bunu biz anlayışla karşıladık biz üniversiteden atılan 1402’likler olarak.

 

Bugünkü ‘sivil mahkemelerin’ yaptığı ihlalleri dikkate aldığınız zaman, o dönemki askeri mahkemeler her şeye rağmen bugüne kıyasla çok daha hukuki ilkelere sadık kalarak yargılama yaptılar. Bizim davada mesela, -tüm arkadaşların kanaati de aynıdır- yargılama konusunda herhangi bir hukuk dışı uygulamaya tanık olmadık. Zaten suçlamanı çerçevesi de son derece ‘makul’ tutulmuştu. 

 

Askeri mahkemede 59 kişi yargılandı. Bu 59 kişiye baktığınızda isabetli bir seçimdi. Besbelli iyi istihbarat yapmışlar. İmza toplamada aktif olan tüm isimleri tespit etmişler. 1200 kişiyi yargılamak ancak bugünlerdeki sivil mahkemelere nasip olacaktı. Bizim Barış Akademisyenleri Davası’nda olduğu gibi. 

 

Aziz Nesin’in çok ilginç ifadeleri oldu. Benimde naçizane savunmamda şöyle bir şey geçmişti. Kenan Evren’in hani şu meşhur lafı vardır ya. ‘Asmayalım da besleyelim mi cezaevlerinde?’  diye. Ben bu sözü tekrarlayarak “Bu ifadenin sahibiyle değil aynı coğrafyada aynı çağda yaşamış olmaktan bile utanç duyuyorum” diye savunmamda kullanmıştım. Bugün böyle bir ifadeyi ima yollu Evren’in muadiline kullansaydım herhalde şu anda cezaevinde bulmuş olacaktım. 

 

Aziz Nesin savunmasında olağanüstü mizah yeteneğini kullanarak şöyle bir söylemişti. Biliyorsunuz o sırada Evren bizler için, imza atanlar için ‘Napayım öyle aydını, Vahdettin’de aydın ama memleketi sattı’ diye ifade kullanmıştı. Aziz Nesin’de savunmasına, ‘Vahdettin’in aydın olup olmadığı tartışma götürür ama devlet başkanıydı’ cümlesiyle başlamıştı. Tüm arkadaşlarımızın her savunması tabiri caizse birbirinden anlamlı savunmalardı. 

 

Mahkeme salonunu hatırlıyorum. Hakikaten son derece saygılı davrandılar ve adeta biz düzeni yargıladık o dönemde ve sonuçta da 2 yıl süren davanın sonucunda beraat ettik.

 

1402’lik meselesi gündeme geldiğinden yıllar sonra biz 1990’da 7 yıl dışarda kaldıktan sonra üniversiteye dönebildik. Ben o sırada öğretim üyesiyim halen, öğrencilere ders veriyorum. ‘1402 neydi çocuklar, biliyor musunuz, size ne hatırlatıyor?” diye sordum. Ankara Meydan Savaşı diye cevap verenler olmuştu. 

 

Bugün Barış Akademisyenleri Davası… Biliyorsunuz önce eşim Esra cezaevine girdi. Çünkü ilk imzalar çıktıktan sonra, çok büyük tepkiler, suçlamalar oldu. Cumhurbaşkanı’ndan, başbakandan tutun da üniversite rektörleri, bazı yandaş hocalara kadar. İşte bugünlerde birbiri arkasına videolar yayınlayan bir suç örgütü lideri kanlarımızda banyo yapmak istediğini falan ifade etmişti. O günlerde 4 arkadaş 2Biz bu tepkilere rağmen bu imzalarımızın arkasındayız’ diye açıklama yaptılar hepimiz adına. Bunun üzerine cezaevine girdiler, bir süre kaldılar. Bizim dava bugün Ağır Ceza Mahkemeleri içinde en hukuk titizliği gösterme konusunda iyi sınav vermemiş mahkemelerden biriydi. 37. Ağır Ceza Mahkemesi.

 

Orada mesela benim davamda konuşmamda Türk Tabipler Birliği’nin şiarı “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” ifadesini kullandığım için cezam arttırıldı. 

 

Arkadaşlarımız birçoğu çok cesur, ufuk açıcı savunmalar yaptılar. Bir tanesi Tuna Altınel’dir. ‘Ben bu bildiri kendim yazdım’ diye söyledi Bildirinin kim tarafından yazıldığı konusunda imalı suçlamalar yapılırken Tuna kalkıp bunu açık açık söyledi. 

 

Geçmişle bugünün bir farkı, üniversite çevrelerinden “Aydınlar Dilekçesi”nde çok büyük destek görmedik. 1402’lik olduk, üniversiteden bir tepki gelmedi. Bugün de yok kurumsal bir tepki yok ama, genel üniversite kamuoyu bu mahkemelerde bizlerin arkasında yer aldılar. Bunu görüyoruz ve bu metinde ifa edilenler zaman içinde bütün suçlayıcı ifadelere rağmen, devletin mafyayla üzerimize gelmesine rağmen kimse geri adım atmadı metnin arkasında durdular. Tarihe de böyle geçtiler. Hepimizin bildiği gibi metnin konusunda tepkilerin olduğu dönemde imza sayısı azalacağına arttı.”