Eisentein: Sinema, beni öldüren aşkım...

Mehmet ULUKAN yazdı - “Grev”, “Potemkin Zırhlısı”, “Aleksandr Nevskiy”, “Korkunç İvan” filmlerinin yönetmeni, “çılgın” bir sinema dehası Eisentein 11 Şubat 1948’de yaşamını yitirdi. Joyce’in “Ulysse”ini filme almak istedi, para bulamadı. Marx’ın “Kapital”ini çekme hayali ise hiç gerçekleşmedi.

10 Şubat 2021 15:26
Manşet Resimleri

Sergey Mikayloviç Eisentein, dünyanın ilk sinema okulu olan, Sovyetler Birliği Devlet Sinematografi Enstitüsü’nün (V.I.K) yöneticisi Lev Kuleşov’un “Yönetimin Temelleri” adlı kitabının ikinci baskısı için bir önsöz yazacaktı. Telefonda, “Sergey, kitap ikinci baskı için hazır, sadece senin ‘Renkli Film’ konusunda yazacağın önsözünü bekliyor.” dediğinde midesine yine sancılar girdi çünkü 26 yıllık arkadaşı, sinema yoldaşı bu yazıyı ondan bir haftadır bekliyordu. Oysa o dağınık notlarını, resimlerini, karikatürlerini, film hikayelerini ve benzeri tüm çalışmalarını düzenlemekle meşguldü. Hepsini ayrı ayrı dosyalayıp etiketlemiş ve hangi dosyanın kime emanet edileceğini de üstüne yazmıştı. Aklı daha çok “Korkunç İvan” filminin üçüncü bölümündeydi. En üste bu dosyayı koymuştu.

 

“Korkunç İvan”, beni öldüren aşkım

Aslında şimdi Londra’da olmalıydı. Geçen ay Prag, Paris ve Londra seyahati için izin çıkmıştı ama doktoru izin vermemişti. Saatin gonklarıyla gece yarısını geçtiğini fark etti. Pudovkin ve Kuleşov ile ilk sessiz filmlerin kurgu yöntemleri üzerine yirmili yaşlarda geceler boyu tartıştıklarında sadece görüntüler vardı. Sonra filmlere “ses”, şimdilerde de renk geldi. Hepsi senfonik bir bütünlük içinde kurgulanmalıdır. Her öge birbiriyle ayrışmaz şekilde ilintili olmak zorundadır. Semaver hala kaynıyordu, bir çay daha koymak için ayağa kalktı, kalbi tekledi. “Ritm” diye gülümsedi, neredeyse tüm sanat hayatının temeline koyduğu şeylerden biriydi, ritm. Ama iki yıldır kalbi bozuk bir ritimde atıyordu. Çayından ikinci yudumunu çekerken sırtına aniden derin bir sancı saplanıverdi. Biliyordu bunu, iki yıl önce o lanet gecede dans ederken yaşamıştı, masadan kalkarken not kağıtları yere saçıldı, kapıyı açıp bağırmak istedi, açamadı. Bağıramadı çünkü yer ayağının altından kaymıştı, hiç bir ağırlığı kalmamıştı sanki, tüy gibi hafif. İlya ile son konuşması geldi aklına, onu ne kızdırmıştı. 23 Ocak’taki ellinci yaş doğum günü partisini doktorlar erteleyince İlya’ya (Weissfeld- Senaryo yazım kuramcısı) “Artık doğum günü kutlaması değil de sanırım anma törenim olacak” dediğinde.

En son kapının altından gelen karanlık soğuğu hissetti.

Dışarda kar yağıyordu.

11 Şubat sabahı kapısını çalıp seslenirler, radyosu açıktır ama ondan ses gelmez. Açmaya çalıştıklarında kapı bir şeye takılır, Eisenstein’in kapının altından soğuk gelmesin diye bir şey koyduğunu düşünürler. Zorlayıp açtıklarında onun cansız gövdesini fark ederler.

pokttt

Potemkin Zırhlısı'nın orijinal afişi

50 yaşında bir “çocuk”

Öyle yüzükoyun yere uzanmış bu cansız kişinin saçlarının dökülmüş olduğuna bakmayın o elli yaşında bir çocuktur. Daha bir kaç saat önce hayaller aleminde geziniyordu. Kalkıp konuşabilse kim bilir neler anlatacaktı bize. Çünkü o sadece bir çocuk değil, çılgın bir maceraperesttir de, 22 yaşında yeni bir kıta keşfeder ve 27 yaşında ilk uzun filmini çeker: “Grev”, hemen ardından “Potemkin Zırhlısı”. Tüm zamanların en iyi sessiz filmi. Ve hala üzerine konuşulan, tartışılan…

Sergey Mikayloviç Eisenstein 23 Ocak 1898 yılında Rusya’nın sömürgesi Letonya’nın Riga şehrinde doğar. Baba Mihail Osipoviç Eisenstein Alman yahudi kökenli ama sonrasında ailesi Yahudi düşmanlığından kurtulmak için Ortodoksluğa geçen tanınmış bir mimardır. Rus “Art Nouveau” akımının temsilcilerindendir.

Annesi Slav kökenli zengin bir burjuva aileden gelen Julia İvanovna Konyetskaya’dır. Ailesiyle 8 yaşında gittiği Paris’de ilk defa sinema ile tanışır.

Riga’da liseyi bitirdiğinde Fransızca, İngilizce, Rusça ve Letonyacıyı biliyordur.

11 yaşında anne ve baba ayrı yaşamaya başlar. Eisenstein Resme ilgi duyar, yeteneklidir, karikatürler, grafikler çizer onu etkileyen şey başta sirk ve palyaçolar, cambazlardır.

 

19 yaşında bir karikatürist

Riga’ya turneye gelen bir Rus tiyatrosunun sergilediği “Turandot” oyununu seyrettikten sonra yeni bir dünyayı keşfettiğini düşünür. O sahne, o renkli dekorlar, kostümler, müzik, oyuncular, alkışlar… Bir kapalı salonda dünyalar kuruluyor ve onu sınırsız alemlere uçuruyordu. Henüz 15 yaşındaydı.

1914 yılında Almanya Rusya savaşı çıkar ve Riga’yı terk edip Sen Petersburg’a taşınırlar.

Orada babasının yolunu takip edip üniversitede mühendislik eğitimine başlar. Okulda İtalya Rönesansını ve hayranı olduğu Leonardo da Vinci’yi araştırır. Yine İtalya kökenli “Commedia la Arte” tiyatrosunu inceler. Doğaçlama ve simgeler, maskeler onu etkiliyordur. Artık kafası karışmıştır, mühendisliğe mi devam edecek yoksa sanatçı mı olacak? Kendi anlatımıyla son belirleyici darbeyi Lermatov’un bir eserini Avangard (yenilikçi, deneysel) olarak sahnelemiş olan Meyerhold’un  “Maskeli Balo” oyunu vurur. İlerleyen yıllarda Meyerhold’un öğrencisi olacaktır.

Tarih 1917, genel grev kararı alınmış, Bolşevikler ile Çarlık güçleri arasında çatışmalar başlamıştır. 19 yaşındaki Eisenstein’in politik karikatürleri iki gazetede yayınlanır.

ulukan8

Grev filminden bir sahne

Kendi “Kızıl Ordu”, babası “Beyaz Ordu” gönüllüsü oluyor

Aynı yıl Temmuz ayı; Pedrograd, Nevski Meydanı’nda Çar ordusunun Bolşevikleri katlettiğine tanık olur. 1917 Ekim Devrimi ve 1921’e kadar sürecek iç savaş başlar. Üniversiteler kapanır. Eisenstein’in istediği şey olur. Üniversitedeki arkadaşlarıyla beraber gönüllü olarak “Kızıl Ordu”ya istihkam olarak yazılırlar. Aynı zamanlarda babası da “Beyaz Ordu”ya…

1917’nin o hareketli yıllarında “Proletkult” kurulur. Proletkult, burjuva kültürüne karşı işçilerin, ezilenlerin kültürünü yaratmayı amaçlar. Üç yıl sonra Eisenstein buraya dekorcu olarak girer. Kısa sürede yetenekleri dikkat çeker ve oyuncu, sonra tiyatro yönetmeni olur. Stanislavski’nin klasik tiyatro anlayışına karşı olarak O, salonda her yeni şeyi denerler, oyunculuktan kostüme, dekordan mekanın tamamını kullanmaya kadar. Hatta bir oyunun finalinde seyircilerin koltuklarının altından maytaplar patlatırlar. Yine başka bir oyunda salona gaz verip maske dağıtırlar. Çılgınlık… Eski olan her şeyi yıkmak ve yeni devrimci bir kültür yaratmak... Sonunda iç savaş Beyaz Orduların yenilgisiyle biter. Babası Almanya’ya sığınır.

Aslında buraya eklenecek daha çok bilgi var ama bu kadarıyla yetinelim, çağ değiştiren devrim fırtınası herkesi, her şeyi etkiliyordur. Ve yaratıcı sanatçılar en özgür günlerini yaşıyorlardı. Karışan, denetleyen yoktu. Yönettiği bir tiyatro oyununun sonuna kısa bir film çeker. Çünkü sinema, tiyatroya göre sonsuz yaratım gücüne sahipti.

Buraya kadar Eisenstein’in çocukluğundan beri kazandığı alt yapıya, deneyimlere bakar mısınız, inanılmaz. Kendisi “… çok övündüğüm bir aileye sahip değilim…” dese de çocukluğunda aldığı eğitim, gezdiği yerler, gördüğü kültürler hepsi ona sinema tarihinde altın harflerle yazılacak filmleri çektirecekti. O sadece bir yönetmen değil, aynı zamanda bir kuramcıydı, öğretmendi, ressamdı, yazardı, senaristti, karikatürist idi…

ulukan6

Aleksandr Nevskiy filminden bir sahne

“Montage des Attractions” 

Maalesef kısa yaşamı, yapmak istediği pek çok şeyi yarım bırakacaktı.

Beraber çalıştığı sanatçı yoldaşlarıyla da çelişen fikirleri vardı; Sine-Göz kuramının yaratıcısı (kamera seyircinin-yönetmenin gözüdür) Dziga Vertov’a, sinemayı sanat haline getiren Amerikalı yönetmen D. W. Griffith’in kurgu tekniğinden etkilenen Pudovkin, Kuleşov’a kadar hepsine karşı çıkar. Adı geçmişken şu notu da ekleyelim, Griffith’in ünlü “Hoşgörüsüzlük” filmini Lenin seyrettiğinde hayran kalır ve filmin bütün Sovyetlerde gösterilmesini ister. Ayrıca bu Amerikalı yönetmeni Rusya’ya davet eder. Bu yeni sanatın okulunu kurup, Rus yönetmenleri eğitmesini için; Griffith işlerinin yoğunluğunu ileri sürerek bu teklifi nazikçe red eder. 1919’da dünyanın ilk sinema okulu Kuleşov’un öncülüğünde kurulur. Eisenstein de burada uzun yıllar öğretmenlik yapacaktır.

Yukarıdaki tartışmaya dönecek olursak, onun mühendis geçmişi sanatın gizemlerini, bilinmezliklerini bilimsel olarak çözmeye iter. Okulda ona “bilim araştırmalarında ölçmek esastır, ölçü birimleri varsa, bilim başlar.” diye öğretilmiştir. O zaman sanatın gücünü ölçecek bir birim arayalım, der kendi yazılarında. O birimin “Atraksiyon” olduğunu düşünür. Yine fabrikada boru ve makine parçalarının birleştirilmesine “montaj” denmektedir ki bu kelime ona tam uymaktadır: “Montage des Attractions”  işte böyle ortaya çıkar, sık kullanılan Türkçe çevirisiyle “Çarpıcı Kurgu”.  Bu gerçekte diyalektik, zıtların birliğidir. Kendisi “Çarpıcı Kurgu” kuramını açıklarken; temel öge her zaman izleyiciydi, der.  Her şey, anlatmak istediğimiz temayı izleyiciye ne kadar daha iyi anlatabiliriz, ne kadar daha etkili olabiliriz üzerineydi. Düşün, yaz dene, düşün yaz tekrar dene, hiç bitmeyen bir çaba. Evet, mükemmeliyetçi bir karakter. Ama aynı zamanda ne kadar yıpratıcı...

Pudovkin, hikayeye göre sıralı bir kurguyu savunur, fikrin yeteri kadar güçlüyse başka bir şeye gerek yok, der. Eisenstein ise kurgunun gücüne inanır; iki farklı, birbiriyle ilgisi olmayan görüntüleri birleştirip izleyicide bir patlama, yeni daha güçlü bir etki yaratabilirim, der. Nihayetinde Proletkult’un devrimi anlatan yedi projeden biri olan “Grev” filmini çektiğinde bu kuramını gösterme şansına sahip olur. Filmde bir grevi kanlı bir şekilde bastıran Çar’ın ordusunun görüntüleri ve ölen, vurulan işçi görüntüleriyle yetinmez; bu olayın içine konuyla ilgisi olmayan mezbahada kesilen bir boğa görüntüsünü paralel kurgu olarak ekler. Etkisi çok büyük hatta şok edici olur. Adeta “işte devrimci sinema”, der.

ulukan5

Potemkin Zırhlısı'nın unutulmaz sahnesi

Petemkin Zırhlısı: Film kahramanı “kalabalıklar”

Proletkult’den ayrılır çünkü artık sadece sinemaya odaklanmak istemektedir. Leningrad’da ve Moskova’da çekim için yeterli güneş yoktur o yüzden ekibiyle Güneye iner. Eisenstein Odessa Limanı’nın basamaklarının eşsiz grafiğini gördüğünde ne çekeceğine karar vermiştir: “Potemkin Zırhlısı”. Basamaklara oturur, nasıl çekeceğini düşünürken bir yandan da çocukluğundan beri çok sevdiği vişne yemektedir. Elinden düşürdüğü bir vişne basamaklardan zıplayarak aşağıya inerken o unutulmaz sahneyi kafasında kurmuştur bile. Patlayan mermiler sağanağı ve kaçışan insanların kaos ortamında, paralel merdivenlerden aşağıya sahipsizce kayan bebek arabası, tüm sahnenin aksan noktası olacaktı. Merdivenlerdeki gölgeye baktı, bu çekimi saat kaçta çekince gölgeler daha etkili olacaktı? Orada merdivenlere dakikalarca oturmuş bunları düşünürken yanından geçen hiç kimseyi fark etmiyordu, akşam dostu ve görüntü yönetmeni Eduard Tisse’ye bunları anlatmalıydı…

Eisenstein Potemkin’de 1905 Devrimi’ni anlatmak istiyordu. Bu tarihi yapanlar insanlardı, tek tek bireyler değil. Aynı amaç uğruna birleşmiş halk. O halde başrol onların olmalıydı. Sinema tarihinde ilk kez film kahramanı olarak “kalabalıklar” kullanıldı. Berlin’deki ilk gösteride afişe bunu yazması için yapımcıları sürekli uyarmasına rağmen onlar bunu ticari açıdan sakıncalı bulup koymadılar. Ama filmin eleştirilerinde bu konu öne çıkmış ve alkışlanmıştır.

Potemkin’in bu kadar başarılı olmasının nedeni elbette sadece kurgu ve onun yarattığı çok sesli, müthiş görüntü dinamizmi değildi. Klasik trajedi kurallarıyla yazılmış sade ve sağlam bir senaryo yapısı vardı. Bu film ona dünya çapında bir şöhret getirdi. Kendisinin “Nasıl Yönetmen Oldum?” konulu yazısında; “‘Potemkin Zırhlısı’nın çekimi, bize bir eser yaratmanın gerçek sarhoşluğunu tattırmıştı. Herkes bilir ki, bu sarhoşluğu bir kez tadan bir daha onun pençesinden kendini kurtaramaz.”

ulukan3

Eisentein gençlik yıllarında

Stalin’in telegrafı

Eisenstein, Potemkin filminin ona sağladığı olanaklarla Avrupa’ya, ABD’ye gider, film çekme olanaklarını araştırır, senaryo taslakları sunar, pek çok ünlü sanat insanlarıyla da tanışır. Amerika’da ona karşı tepkiler olur, örneğin “Yahudi, kızıl köpek” diye onu karşılayan ırkçılar gibi.  Vizesini uzatmayan Dışişleri gibi. Anlaştığı sözleşmeler Hollywood yapımcıları tarafından iptal edilir. Amerikalı yazar Upton Sinclair ile Meksika’da çekilmek üzere “Yaşasın Meksika” filmi için anlaşırlar.  Orada binlerce metre negatif kullanmasına rağmen film bir türlü bitmez, Eisenstein’in bitip tükenmez “mükemmelliyetçi” anlayışı bütçe için konan parayı tükenir. Bu yetmezmiş gibi Stalin, Sinclair’e bir telgraf çeker ve “Eisenstein’in burada artık kaçak sayılıyor, arkadaşlarının güvenini yitirdi” der. İçeriden baskıların da artmasıyla Sinclair projeyi sonlandırır ve binlerce metre filmlere el koyar. “Neyse parası söyleyin ödeyelim”, tekliflerini de kabul etmez. Günümüzde hala tamamlanamamış bir projedir. James Joyce’in Ulysse’ini filme almak ister, yazarın onayına rağmen gerekli para bulunamaz. Karl Marks’ın “Kapital”ini de çekmek ister ama bu hayali de gerçekleşmez. Avrupa’da da gerekli olanakları sağlayamaz. Aslında oralarda da pek istenmez bu devrimci sinema adamı. Örneğin bir konuşma için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nde göstereceği filme yasak gelir, Paris Emniyet Müdürü oturma iznini uzatmaz. Sovyetlerde de hakkında pek çok dedikodu çıkmaya başlar, onun Batı’ya iltica ettiği söylentilerini Pravda Gazetesi’ne gönderdiği yazıyla red eder. 1932 yılında Avrupalı arkadaşlarının geri dönme, demelerine karşın, 1932 de Eduard Tisse ile Moskova’ya döner.

“Bejin Bataklığı” filmi Turganyev’in bir hikayesinden senaryolaştırılmıştır. Çekimler tamamlanmadan, Sinemadan Sorumlu Başkan Şumyatski tarafından ağır eleştirilir ve film yasaklanır. Artık Potemkin’i çektiği zamanlardaki özgür yaratıcı ortam yoktur. Neyse ki Şumyatski ve ekibi görevinden uzaklaştırıldıktan sonra Stalin’in onayıyla yeni filmine başlar.

Aleksandr Nevskiy” Mos Film Stüdyoları’nda 1938 yılında çekilir. Yine büyük başarılar elde eder. “Lenin Nişanı” alır. Filmin müziklerini Prokofiev yapmıştır. Buzların üstündeki ünlü savaş sahnesi, ses, müzik ve görüntünün mükemmel kurgusu olarak öne çıkar.

ulukan7

Korkunç İvan filminin afişi

Birinci Bölüm “Stalin Büyük Ödülü” alıyor, İkinci Bölüm yasaklanıyor

Bir yanda sinema okulunda öğretmenlik yaparken bir yandan da “kuram” çalışmalarını yürütür, bu çalışmalarının sadece üçte biri yayımlanmıştır. Yayınlanan kısım, altı cilttir. Gerisini tahmin edin. Mos Film Stüdyoları’na genel sanat yönetmeni olarak atanır. O kadar işin içine bir de bürokrasi girer. “Korkunç İvan” için çalışmalarını sürdürürken Almanlar savaşı başlatır. Ve stüdyolar, tüm film ekipmanı trenle Alma Ata’ya taşınır. Oysa o Moskova’da kalıp bombalanan şehrin belgeselini çekmek istiyordu, izin vermediler…

Savaş yıllarında “boş durmaz” ve “Korkunç İvan”ın birinci bölümünü bitirir. 1945 yılında Moskova’da gösterilir. İkinci bölüm çekimi için Sinema Bakanlığı Sanat Kurulu onay verir. 1946 yılı 26 Ocak’ta bu film için Stalin Büyük Ödülü”nü alır. Sadece bir hafta sonra 2 Şubat’ta Korkunç İvan’ın ikinci bölümünün montajını saat 22:30’da bitirir. Stüdyodan ayrılıp verilen ödüller için kutlamanın yapıldığı “Sinemacılar Evi”ne gider. Yeni bitmiş filmin yorgunluğunu atmak için eğlenip dans ederken gece yarısı birisi kulağına “şimdi Stalin Kremlin’de filmini izliyor", diye fısıldar. Sarhoşluk, endişe, korku… Yarım saat sonra kalp kriziyle yere düşer. O hastanede yatarken filmi yasaklanır. Aynı dönemde beraber yaşadığı annesini kaybeder. Kriz öyle büyür ki en son SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi bile ağır bir eleştiri yayınlar. Eisenstein özeleştiri yapmak zorunda kalır. Filmde  İvan karakterini canlandıran baş oyuncu Çerkasov, Stalin’e mektup yazıp eleştirilmeyen bölümlerle yeniden çekim için yardımcı olmasını ister. Stalin, böyle çekilecekse üçüncü bölümün çekilmesine izin verir.

Ancak bu büyük sanatçının sağlığı ve ömrü üçüncü bölümü çekmeye yetmeyecektir.

Sinemacı arkadaşları da üçüncü bölümü çekmeyi, filmi tamamlamayı kabul etmeyeceklerdir.

Korkunç İvan filminin ikinci bölümü o öldükten on yıl sonra 1958 yılında gösterilecektir. Ölümünden sonra yeniden övgüler alıp itibarı iade edilecektir.

1946 yılında önsöz için yazdığı kısa bir bölümü aşağıda yer alan yazı Sovyetler’de yayınlanmamıştır:

“ Evrensel barış düşüncesi, insanların mutluluğunu, kendi bitmez tutkuları için harcamaya hazır ülkelerin bencilliğiyle yok olmamalıdır. Sanatların en ilericisi olan Sinema, bu mücadelenin öncüsü olmalıdır. Dileyelim ki sinema, insanlara ilerlemek için yapmaları gereken birlik ve dayanışma için yol gösterici olsun.”

….