Dersim’in kara günü: 4 Mayıs

SEÇTİKLERİMİZ - Hasan Hayri ATEŞ Gazete Duvar için yazdı: Gerçekler inatçıdır. Muktedirler belki bir süre üzerlerine kara bir şal çekip, karanlıkta tutabilir. Ancak ne yapılırsa yapılsın, gün olur gerçekler harekete geçer.

4 Mayıs 2021 11:17
Hasan Hayri Ateş
Manşet Resimleri

Sorun Görülen Dersim’in kadim toplumsallığıdır

Dersim 1937-38'de olmuş bitmiş bir süreç değildir. Israrla sürdürülen inkârcı politikalara bakıldığında, Dersim’in hâlen kültürel bağlamda hâlledilmesi gereken bir sorun olarak görüldüğü, çok açıktır.

Kadim Dersim, Kürt-Zaza-Alevi-Kızılbaş itikadının serçeşmesi olup, kendine özgü bir kültürel havzadır. Bu havzada otonom bir yapıya sahip olan sosyal ve kültürel doku yüzlerce yıl çok yönlü ağır bir kuşatma altında tutulmuş, ancak uzun zaman hedeflenen sonuçlara ulaşılamamıştır. Nitekim, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1935’te Tunç-Eli Kanunu üzerine yaptığı konuşmada, “Bizim Dersim meselemiz Yavuz’dan bu yana mecvuttur,” diye dile getirmiştir.

Şükrü Kaya’nın söylemi, Dersim’e nasıl bir garezle bakıldığının itirafıdır. Bu anlayış 1935 yılına kadar hazırlanan çok sayıda raporla da ortaya konulmuştur.

Müşür Zeki Paşa ve Anadolu Umum Müfettişi Şakir Paşa tarafından, sarayın isteği doğrultusunda 1896’da hazırlanan rapor, Dersim’in ıslahı konusunu içeren ilk ayrıntılı belge olarak kayıtlara geçmiştir. Raporda, Dersim toplumunun inancı asayişsizliğin nedeni gösterilmiş, toplumsal dokunun kültürel olarak dönüştürülmesinin önemi dile getirilmiş; “Cehaletin önlenmesi, batıl inançların düzeltilmesi, Nakşibendi tekkelerinin açılması” önerilmiştir. Gene devletin bölgede hakimiyetini sağlamlaştırmak için aşiretler arası çelişkileri körüklemesi, önemli bir hedef olarak belirlenmiştir.

Raporun içeriği göstermektedir ki, Dersim’deki hâkim kültürel yapının üstesinden gelmek, Osmanlı’dan beri değişmeyen bir politika olarak benimsenmiş, Türklük ve Hanefilik temelinde etnik ve dini olarak homojen bir toplum yaratmak isteyen İttihatçılar ve Kemalistlerce miras alınarak sürdürülmüştür.

1933’te Jandarma Umum Komutanlığı’nın hazırladığı raporda, “Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhâlde Dersim’i bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük,” denilmektedir. Aslında bütünüyle murad edilen budur. Dersim’i maddi olarak Türkleştirmek, manevi olarak da sünnileştirmek... Toplumsal hafızada Tertele‘38 olarak yer alan fiziki kırım, uzun erimli bu tarihsel sürecin son halkasıdır.

 

Halvori Kavli ve meşru müdafaa

Bakanlar kurulunca 4 Mayıs 1937’de alınan Tunceli Harekât Kararı, kadim Dersim’i tarihe gömme, Yavuz’dan beri başarılamayanı nihayete ulaştırma hamlesidir. Öncesinde sonuçsuz kaldığı söylenen kırk büyük harekâtın en kanlı rövanşıdır.

Ulus devletler, provokasyonlar yaratarak, halkları katliamlardan, soykırımlardan geçirmekle fazlasıyla sicillidir. İttihatçılıkla başlayan, cumhuriyetle sürdürülen devlet geleneği de bundan geri kalmamıştır. Dersim Tertelesi'ne bahane yapılan provokasyon ise, Pax Köprüsü'nün yakılması ve Halvori buluşmasıdır.

“Halvori toplantısında isyan kararı alınmış, köprü yakılmış, isyanın fitili ateşlenmiştir. İsyanı bastırmak ise her devletin meşru hakkıdır...” ‘90’ların başlarına kadar hâkim anlatı böyleydi. Böyle konuşuldu, yazıldı, çizildi.

 

Lakin, hakikat şudur: 1936’da on beş aşiret ileri geleni, Elazığ’da Umum Müfettiş Alpdoğan’la buluşur, görüşmeler yapar ve akabinde tüfekler teslim edilir. Kanun kaçağı denilenlerin de bir kısmı teslim olur. Nitekim Alpdoğan Umum Müfettişler Toplantısında (1), o yıl kayda değer bir asayişsizliğin yaşanmadığını aktarmıştır. Dersim’de sükûn hakimdir…

 

…Hasan Hari Ateş’in Gazete Duvar’daki yazısının tamamını okumak için TIKLAYIN