Çağdaş toplum & örgütlü toplum

Hasan Kul yazdı: "Toplumsal mücadelelerde akşamdan sabaha başarı beklemek yanlıştır. İğneyle kuyu kazarcasına, dünya halklarının verdiği ve başardığı mücadele deneyimlerinden de yararlanarak hayatın her alanında örgütlü mücadeleyi yükselteceğiz."

20 Haziran 2021 12:26
Hasan Kul
Manşet Resimleri

Demokrasi kavramının/demokratik yönetimin Antik Yunan’da “Doğrudan demokrasi” olarak ortaya çıktığı kabul edilir. Yani vatandaşların kendilerini ve toplumu ilgilendiren sorunların çözümüne bizzat katıldığı bir yönetim. Ancak burada “Yönetime katılmak” için öncelikle “Yurttaş” olmanın koşullarını taşımak gerekiyor. Nedir bu koşullar? 25 yaşını bitirmiş erkek ve özgür insanlar ancak yurttaş olabiliyor ve yönetime katılıyor. Kadınlar, köleler ve metek adı verilen yabancılar yurttaş sayılmıyor. Bir zamanların ünlü paşalarından birinin betimlediği gibi “Sözde vatandaş” sayılıyor ve yönetimden dışlanıyorlar. Ayrıca Atina’da yurttaş kriterlerine sahip kişi sayısı sadece 45 bin geri kalanlar bunun on katı yönetimin dışında kalıyor.

 

Günümüzün nüfusça kalabalıklaşmış, sorunları ve beklentileri artmış toplumlarında “Doğrudan demokrasi” nin uygulanması –en azından Atina pratiğine uygun olarak- mümkün görünmüyor. Bu da demokraside yeni arayışları gündeme getiriyor ve “Temsili Demokrasi” denilen yol ve yöntemler bulunuyor. Adından da anlaşılacağı gibi halkın iradesini birilerinin onun adına kullanması/temsil etmesi. Temsilin zorlukları, erdemleri, açmazları üstünde durmayacağım. Temsili demokraside halkın temsilinin olmazsa olmaz koşulu olan “Örgütlenme” kavramı üzerinde duracağım. Hemen bir genelleme yapalım sözün başında “Çağdaş toplum, örgütlü toplumdur”. Örgütlenme, temel hak ve özgürlüklerin de en yaşamsal olanıdır.

 

Örgüt nedir, örgütlenme modelleri nelerdir? Sorularına girmeden bir anekdot aktarmak istiyorum. İsveç üstüne yazılan bir makalede okumuştum: “İsveç’in nüfusu beş milyon, örgütlü insan sayısı ise dokuz milyondur”. Bu belirlemede bir yanlışlık, mantık hatası, abartma görebilirsiniz. Öyle değil ve bu bilgi bir gerçekliği vurguluyor. Çünkü bu toplumda yurttaşlar birden çok örgütün üyesi olduğu için örgütlü insan sayısı doğal olarak nüfusun iki katı olabiliyor. Tam da burada örgütten ne anladığımızı yazalım: Siyasal parti, sendika, dernek, vakıf, kooperatif, çevre ve hayvan duyarlılığı içeren örgütler, cinsel yönelim/seçim örgütleri, bir kent ya da kasaba özelinde oluşmuş örgütler, hobi, eğitime göre oluşmuş örgütler vb.

 

Temsili demokraside örgüt kavramını sadece Siyasal Partilerle sınırlayan ve demokratik katılımı dört-beş yılda yapılan seçimlerde sandığa oy atmak olarak algılayan/uygulayan demokrasilere(!) “Sandık demokrasisi” deniliyor ki bu demokratik katılımın en alt düzeyini sergiliyor. Bir de siyasal partileri katı bir merkeziyetçi yapıya dönüştürmüş ve alınacak kararları liderin iki dudağı arasından çıkacak söze indirgemişseniz o zaman “Yandı gülüm keten helva” yıllarca aynı adamların yüzünü televizyonlarda görmek zorunda kalırsınız. Ve toplum edilgen bir biçimde sürekli olarak bir “kurtarıcı” beklemeye başlar.

 

Sözün özü merkezi olarak örgütlenmiş, yönetimin dışındakileri söz ve karar sahibi yapmayan örgütlenmeler “Demokrasi İdeali” ne pek uygun düşmüyor. Tiranlıktan, oligarşiden kaçan bir toplum bu kez de küçük bir azınlığın dayatmalarıyla karşı karşıya kalıyor. O zaman demokrasiyi yatay bir zeminde düşünmek gerekiyor. Yataylıktan kasıt nedir? Toplumun her kesimin yukarıda saydığımız gibi yönetimde söz ve karar sahibi olabileceği bir yönetim biçimi. Burada da bir yönetim aygıtı olmayacak mı, onlar da zamanla despotlaşırsa ne yapacağız? Dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da burada demokrasi kültürü, demokrasiyi yaşama isteği gibi kavramlar gündeme geliyor.

 

Kültür, bir toplumun maddi, manevi yaşama ilişkilerinin bütünü olarak tanımlanır. Demokrasi kültürü de bu yapıdan bağımsız değildir. Demokrasi kültür beşikten değil belki ama çocuklukta alacağımız eğitim ve ana-babamızdan göreceğimiz uygulamalarla başlar. Aile reisi kavramıyla erkek egemen bir ailede başlayan hayatımız, okulda öğretmen ve müdürün, işyerinde patronun, askerde komutanın emir ve direktifleriyle sürer ve biz katılım dediğimiz olayın sadece hayalini kurarız. Anılarımda yazdım: 25 yıllık öğretmenlik yaşantımda hep arızalı(!) işler yaptım. Sürgün edildiğim lisede öğretmenler kurulunda öğrencilerin giyimi kuşamı başarısı saygısı konuşuluyor ama kurulda öğrenci yok. İtiraz ettim ve öğrenciler katılmazsa kurulu terk edeceğimi söyledim, oylama yaptırdım ve zor belâ kurula öğrencileri kabul ettirdim.

 

Hemen çağrışım yaptı değil mi? Bir-iki TV kanalının dışında tüm televizyonlarda HDP koşuluyor ama konuşmacılar arasında HDP’li yok. Tek kanallı TV döneminde de komünistleri bu tip oturumlara almazlardı. Şaşıp düşmüşler bir açık oturuma Metin Feyzioğlu’nun dedesi Turan Feyzioğlu ile sevgili Behice Boran’ı çıkarmışlardı. Feyzioğlu, ağzından köpükler saçarak Behice Boran’a dönmüş ve sormuştu: Erkeksen, komünist olmadığını söylesene! Behice Boran gayet sakin: “Değilim” demişti ve Feyzioğlu şaşırarak sormuştu: Ne değilsin? Behice Boran da: “Erkek değilim.”

 

Velhasıl arkadaşlar, işimiz zor, öncelikle demokrasi kültürünün olmadığı bir toplumun bireyleriyiz. Siyasal iktidar “Örgüt” deyince yasa dışı yapıları anlıyor ya da öyle anlamak işine geliyor. Sivil toplum örgütleri denilince tarikatlar, vakıflar, odalar ve borsalar birliği ile “Okçular Vakfı” akla geliyor. Hayvan Hakları amaçlı dernekte horoz dövüşü yapılıyor, çocukların eğitimi amaçlı vakıflarda yüzlerce öğrencinin taciz edildiği mahkeme kararlarıyla anlaşılıyor. Sayıca en çok işçiyi örgütlemiş olan işçi sendikasının yönetimle iş tuttuğunu açık kalan mikrofondan öğreniyoruz.

 

İşimiz zor yoldaşlar. Ama enseyi karatmamak gerek. Toplumsal mücadelelerde akşamdan sabaha başarı beklemek yanlıştır. İğneyle kuyu kazarcasına, dünya halklarının verdiği ve başardığı mücadele deneyimlerinden de yararlanarak hayatın her alanında örgütlenmeye, yanlış gördüğümüz, halkın çıkarlarına aykırı gördüğümüz her şeye, doğaya ve hayvanlara zarar vereceğine inandığımız her şeye karşı örgütlü mücadeleyi yükselteceğiz. Yoksa çocuklarımıza “kendilerinden ödünç aldığımız dünyayı” yaşanamaz halde devretmek zorunda kalacağız.