Adalet’in acısını dindirmek için!

Adalet Ağaoğlu’nu kaybetmemizin birinci yılında Murat UTKUCU yazdı – Bizim Adalet’in yazmakla ve halkıyla derdi vardı. Son nefesine kadar yazmaya çalıştı. Sağlığı izin verse göçmenlere ilişkin bir roman yazacağından söz etmişti bana. Olmadı. Ama yazdıklarıyla ülkesini masaya yatırdı. Türkiye’nin edebi cerrahı. Aklı soldaydı. Özgürlük demokrasi ve eşitlik. Evet iflah olmaz bir umutsuzdu Güzel Adalet. Ama solun üç rengini ülkede yükseltmek için siyaseten çaba harcadı. Doğru ya da yanlış ama niyeti güzeldi. Kalemi ve kendi gibi güzeldi. Bizim Adalet…

14 Temmuz 2021 12:15
Murat Utkucu
Manşet Resimleri

Dirilir diye yenisi, eskiyi ölmeye yatıran münevverin çaresizliği

 

-Hayatı bir başyapıt gibi yaşayan Güzelim Adalet Ağaoğlu’na saygıyla-

 

 

  1. 1. “Her şey için çok erken. Sonuç geç kalmak!”(1)

Hayır! ben geç kalmadım. Adalet’in haberi “ajanslara düştüğünde”, çok sayıda yazının sosyal medya ve matbuatta yerini alacağını biliyordum. Seviliyordu. Artık gençlerin çoğu Türkiye Tarihi içirilmiş o muhteşem romanlarını bilmiyor olsa da orta yaş kuşaklarca tanınıyor ve saygı görüyordu. Şanslıydı aslında. Bu, her yazara nasip olmayacak bir ayrıcalıktı. Lakin o bunu fersah fersah hak ediyordu.

 

Adalet için yazmakta geç kalmadım. Hayır. Bir yıl önce vefatının hemen ertesinde, ne kadar çok sevgi cümlesi çiçek demeti olup başından serpildi. Herkesin bir hatırası vardı. Bir yaşanmışlığı. Bir imzası, bir fotoğrafı Adalet’e dair. Kitaplarından hayatlarına akan bir güzellik! Hepsi yazıldı. Ben yazamadım. Ortalık sakinleşsin, mezarın çevresi boşalsın diye bekledim belki. Sonraya bıraktım. Ve bir yıl sonra buradayım. Çok erkendi yazmak için. Geç kaldım.

 

Benim için imzaladığı kitaba bakıyorum. Tarih 22 Aralık 2009. -Ne tesadüf ki Hayır adlı hikâyenin başladığı gün!- Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin davetlisi olarak geldiği gün ona mihmandarlık etmiş, toplantıda moderatör olarak görev almış, sonrasında keyifli bir akşam yemeğinde birlikte olmuştuk. Ancak beş yıl sonra evinde görebilecektim onu daha sonra. Son yüz yüze temasımız bu olacaktı:26 Aralık 2014. Şaşırıyorum. Bu kadar az görüştüğüm ve ölünceye kadar  11 yıl boyunca, ancak telefonla sesini duyabildiğim birini bu denli yakın hissetmek? Evet. O büyük bir kalem. Üstad-ı Azam. Ve harika bir insan!  Nihayetinde yazıyla temasım olsa da Usta’nın bir okuruyum. Yani “hayranlığın yakınlığı” normal değil mi? Değil. Çünkü bu kadar az görüşmeye rağmen aramızdaki dostluk gerçekti. Taraf’ta yazılarım çıktığında bazen beni arar, yazı ve ülke hakkında konuşuruz. Ben onu ararım. Ne olacak memleketin hali diye dertleşiriz. Referandum sonrasında AKP’nin nasıl bir despotizm inşasına giriştiğini konuşur, ülkeye ve halimize bakar dövünürüz. Uzun konuşmalarımız sırasında arada haddimi aşar “Adalet!” diye seslenir “Sonumuz fena!” derim. “Görüyorum ve sizin için üzülüyorum” der. 2010’lu yılların başındaki endişemiz, sonrasında koyu bir karamsarlığa dönüşecekti. Umudumuzu yitirecektik ki Adalet kronik umutsuzdur. Son yıl onu hiç aramadım. Hali yoktu ve ölemediği için sıkılıyor, yakınıyordu. Ölmeyi bu kadar istemek! Bunu bildiğim halde o kara haber canımı çok yakacaktı. Bugün de yakıyor. Bir “Fan”ıydım Adalet’in, kabul! Lakin arkadaşıydım aynı zamanda. İmzaladığı kitapta aramızdaki dostluğun nişanesi olarak yazdığı satırlar nasıl da hüzünlü bir onurdur benim için. Ona hitap ederken kullandığım dil, sosyal medyada eleştiri konusu olunca ne yazık ki o satırları paylaşmak zorunda kalmıştım. Ne utanç ama! Adalet ile aramızdaki dostluğu bir başkasına kanıtlamak zorunda kalmak.  

 

Artık kanıtlamak değil Adalet’i kazmak zamanı. Geçtim başına klavyenin.  İlk kazmayı vuruyorum.

  1. 2. “Kim istemez kendini beğenerek ölmeyi? Kendimi doğrulamış olarak ölmeyi ben de isterim. Her şeyde haklı bularak kendini. Bütün haksızlıkları da başkalarına yıkarak. Devrederek. ‘Kısmet değilmiş!”(2) 

Evet. Kısmet olmadı. Kendini beğenerek ölmek nasip olmadı Usta’ya. Bir Kâhin gibi gördü olacakları. Ülkenin ve kendisinin başına gelecekleri bildi. Yazdı kitabına. Kendini beğenmesi mümkün değildi zaten. Hep arayışta bir ruh. Işıkları sönmeyen bir sorgu odası.  Yazarken, düşünürken, yeniyi inatla denerken ve yenilenmek için ölmeye yatarken! Deri değiştirme inadı. Gerçeği ve hayatı ıskalamamak için ama. 

 

Muhteşem “Ölmeye Yatmak”, gayrimüslim halklardan “arındırılmış tek uluslu bir devlet olarak inşa edilen Kemalist Cumhuriyet’i o güne kadar görülmemiş bir ideolojik bütünlük ve sert bir mizah ile ortaya koyar. Tek adam kültünü, “Cumhuriyet’in eseri” olan yeni nesli ve o neslin hissettiklerini, Aysel ve arkadaşlarının iç seslerinde keşfederiz. Sanki o sokaklarda dolaşır gibi. Kemalist Despotizm’in  “Zorunlu İlerleme” olarak dayattığı absürd Cumhuriyeti, dudakta acıtan tebessümler bıraktırarak yazar Adalet: Köylü milletin efendisidir ama müsamerelerde kimse köylü kızı olmak istemez. Aysel, öğretmenin kendini bu role seçmesine içerler mesela.(3) Çocuklar öyle bir tornadan geçirilir ki Ebedi Şef’in ölümünde bir öğretmen şöyle der: “Gençler, onun açtığı tarihi çağın içinde dünyaya geldiniz. Size gıpta ediyorum!”(4)   Ve sonrasında Aysel, arkadaşı Ali gibi kendini ilk kez böyle beğenir. Kendini ancak bir lider ve tarih üzerinden değerli hissedebilmek. Kendi başına ise hiç! Ve o muhteşem söz: “Tarihi yeniden yapan el seni de yapıyor. Ne mutlu sana!”(5)   Sonra “Ne mutlu bize” diyecektir Aysel. Dikiş tutmayan bir mutluluk. İdealize edilmiş ama hiç de ideal gözükmeyen bir  toplum. Çocukların birbirine yazarken bile soluğunu enselerinde hissettiği bir rejim. İdeal ama ürküten. İdeal ama renksiz şekilsiz ve derinlikten yoksun. “Bir daha bu deftere hislerimi ve düşüncelerimi yazmamaya hiçbir şey yazmamaya, hiçbir şeye de burnumu sokmamaya karar verdim. Deftere bilmeden bir şey yazarsam diye korkuyorum.”(6)   Ölmeye Yatmak’ın çocuk Aydın’ı korkuyor. İkinci Savaş’ta günlüğüne farkında olmadan yazabileceği resmi ideolojiye ters fikirlerinden korkuyor. Korkusunda haklıdır. İşin saçmalığı neyin ters olduğu hakkında fikri de yok. Despotizm budur: Hissedeceğiniz her şey aleyhinize delil olarak kullanılabilir Rejimi.

 

Adalet, Ölmeye Yatmak’ta, Osmanlı’yı bilmeyen ilk Cumhuriyet Kuşağı olarak kendini ve kendisine benzeyenleri anlattı. Batı karşısında ezik aydın adaylarının  gelgitlerini. Fransız çamaşırcı kadınları kendi aristokrasisinden daha üstün gören aşağılık duygusunu.(7)  Ne tuhaf Mülkiye yıllarında, Mıhçıoğlu Hoca bir derste tam da bunu söylemişti. “Öyle kompleksliler ki Fransa’da hamallar bile Fransızca konuşuyor azizim der bu adamlar”. Kuntay’ın Üç İstanbul Osmanlısı ile Adalet’in Ölmeye Yatmak Cumhuriyeti, kültür olarak uçurumun iki kanadını gösterir. Yıkılan meşruti imparatorlukta her fikrin ortaya serildiği bir zenginlik karşısında Dündar Öğretmen’in nezdinde donmuş, detaylardan yoksun, sığ ve içine kapanmış ideolojik çoraklık. Otuzlarda inşa edilen Kemalist Cumhuriyet İdeolojisi bu çoraklığı ülkedeki her muhalif fikriyatın içine yedirecek ve sonrasında mesela Adalet’in bir referandumdaki siyasi tavrına karşı onu yok edecek nefretin içinde de kendine yer bulacaktı: Dar köylü ideolojisi.

Ölmeye Yatmak, 1968’de yazılmaya başlandı. Karanlık 1971’de son noktayı koydu Adalet. Cunta, devrimci ruhu öldürmek için harekete geçecek ve genç lider kadroları, fraksiyon ayırmadan tek tek yok edecekti. Romanın başkahramanı, gelmekte olan devlet terörünü görüyor ve ne yapmalı sorusuna cevap aramaktan öte umut etmek hususunda dikkatli olmak gerektiğini söylüyor ama bir türlü muhataplarına derdini anlatamıyordu. Aysel’in iç çırpınışlarında bunu yaşarız. Yani Adalet’in çırpınışları.  Değişim istiyor, lakin değişim talep edenlerde ve kendinde bu yeterliliği görmüyor. Nihayetinde ölmeye yatıyor. Peki neden? 2009’da imzaladığı kitapta cevap yazılı: “Ölürken diriliverme günümüz için!”

 

Radikal olmak yetmiyor. Görüyor bunu. Bu radikalizmin sorunlu eksik ve umut üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuracağını görüyor. Değiştirmek için değişmek gerektiğinin farkında ve kendini öldürüyor, Çünkü yeni ve farklı ve sonuç alıcı bir diriliş ihtimali istiyor. Bu değişim için sadece ölmek de yetmiyor. Kızlık zarını yeniden ve yeniden yırtıyor. Her yıkılışında kendini tekrar tekrar yükselten o muhafazakâr duvarı elleriyle yere indiriyor.

 

Kızlık zarı! Bu bölümü okuduğumda şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. 1968 yılında böyle bir konuyu toplumsal değişimin metaforu olarak yazabilmek. Bu denli açık bir dille! Kaçınmadan, çekinmeden! Bu düpedüz delilik! Değilse de  devrimciliğin tam kendisi! O gün için bana imkânsız bir şey gibi geliyor. Ve Adalet’in kalemi önünde, imkânsız diz çöküyor işte. Onu farklı kılan da bu: “Kimse inanmayabilir ama. Ama ben gördüm, biliyorum: Kadınlık zarı yıllar sonra yeniden pekişiyor. Hiç değilmemiş gibi oluyor. Bütün tutsaklık perdelerini yırtıyorsun, yırtıyorsun: Sonra bir de bakıyorsun, hiç el değmemişlik. Hiçbir şeye başlanılmamış sanki. Hiçbir şey eskimemiş. Yeniden eskitmeye başlamak. Aynı şeyi yeniden yeniden denemek. Kendine hiçbir şey katmadan ve üstelik usanmadan, usanmaya kendinde hak tanımadan. Kadın olmadan önce insan olduğunu kendine bile unutturarak. Kendini yeniden pekiştirerek.  Sonsuza kadar hep aynı yerde dönerek, dönerek… Kim bilir bu belki de derimizin altına tıkıştırılmış bir hastalıktır”(8)

 

Şimdi söyleyin: Bu satırlarda ruhuna ayna tutan kalem, hiç kendini beğenerek ölebilir mi? Her şeyde kendini haklı çıkartarak son nefesini verebilir mi? Mesela referandumda evet dediği için bu denli rahat,  “Bu da benim son enayiliğimdi” diyecek cesareti gösterebilir mi? Köylüsünden holding patronuna kimsenin burnundan kıl aldırmadığı her cinsten insanın süper kahraman peleriniyle uçuşta olduğu bir ülkede hele… Hep aradı daima aradı ve ararken ölüverdi. İçinde boşluk ve intihar ihtimali! Ama o bile yenilenmek için.  İntiharı bir sosyal sorumluluk sonucuna bağlayarak. Entelektüelin can acısına. Yani “Hep ciddi görevleri olduğu için!”(9)  Son ölümü oldu lakin.  Bu kez dirilmedi.

  1. 3. “Selma, Ömer, ben ve bir de yazar arkadaş bütün gece ülke sorunlarını tartıştık. Konuştuk, konuştuk. Yığınla kül tablası doldurduk. Konuşmalarımıza, çözümlemelerimize yeniden birleştirmelerimize; kendimize inanmıyor muyum? İnanıyorsam neden özenle, dolu kül tablalarının üstünde duruyorum. Neden ortada tek somut şey olarak göre göre bu dolu kül tablalarını görüyorum.”(10)

Bu kadar umutsuz ve neredeyse kıyının karşısına geçti geçecek kadar ince bir çizgide duran bu satırlara rağmen neden Adalet, son nefesine kadar  Sol Dünya’yı temsil eder? Nasıl olur da kendini ölmeye yatıran inanç eksikliği onu rahatın ve kolay olanın kapılarına sürüklemez? Adalet tüm bu karanlık kehanetine rağmen neden Bizim Adalet olmaya devam eder?

 

Cevap basit! Hayatını arayışla geçirmesine rağmen aramadığı tek şey inandığı değerler sistemi olduğu için. Sosyalist miydi diye sordum geçenlerde Dr. Aydın Arı’ya. 2010 referandumu üzerinden fikri dünyası ağır saldırılara maruz kalmıştı çünkü. “Siyasi pratiklerinden öte o pratiklerde amacının ne olduğunu tartışmak gerek” dedi  Aydın Hoca ve ekledi. “Sosyalist ilkelerle hayat yolu örtüşüyordu dersek çok da iddialı bir söz söylemiş olmayız. Özgürlükten demokrasiden ve eşitlikten yana mıydı? Cevap evet ise tartışma bitmiştir.” Sosyalizm derken sınırları esnetmek gerekiyor artık. Hele şu kaos çağında neyin neye karşılık geldiği iyice silikleşmişken.

 

Adalet, “68 Heyecanı”nda durgun ve endişeliydi. Çevresindeki moral doluluğu, kül tablalarıyla kıyaslıyor ve korkuyordu. Çünkü büyük umutların büyük yıkımları beraberinde getirebildiğini, gerçek ile umut arasındaki açı genişledikçe yıkım ve savrulmanın da ölçüsüz olabileceğini biliyor hatta kendisini de bu rüzgâra kapıldığı için eleştiriyordu Aysel’in gözüyle: “Açılası bir kapı arayacağım yerde kapalı bir kapının önünde umutla durmayı ve yeni peygamberler sevmeyi yeterli bulmam neden?”(11)  Bilinçli işçilerin heyecanına bir aydın olarak çeki düzen vermenin bu mistik coşkuyu akla davet etmenin ne kadar zor olduğunu hatırlatıyordu: “Bazı dönemlerde bazı koşullarda kimseyi kendine inandıramazsın!”(11) diye yapmakta olduğunun boş bir çaba olduğunun da altını çizerek.

 

Bugün o satırların yazıldığı tarihten neredeyse elli yıl sonra haklı çıkmış olmuyor mu? Geleceğe inanmakla Pollyannacılık arasındaki çizgiyi ayırmaktan söz edip “Artık sevinecek bir şey bulmak istemiyorum” diyerek boşa hayal kurmak niyetinde olmadığını beyan ederken Türkiye yakın tarihi ve yaşadığımız kahrolası istibdat onu doğrulamış olmuyor mu? (12) 

 

Hayır! Aysel yanılıyor ve Ölmeye Yatmak’ta Engin haklıdır. Adalet, öyle bir rasyonal akıl inşa etmektedir ki  değil yol almak yola çıkmak bile mümkün değildir. Engin “Siz konuşur biz yaparız!” derken Aysel’e, kendi nihilizmine karşı, Engin’in o saf ama inatçı, atak, umutlu ve proleter yani sözü ile eylemi birleşmiş siyasi bilincini çıkarır. Adalet kendisine karşı bir başka Adalet’i çıkarır!

 

Shakespeare’nin Macbeth oyununda bir sahne vardır. Hırslı karısı Macbeth’i, ikna eder. Kral öldürülecektir. Ama ikili bir türlü kalkışamaz o gece cinayet işlemeye. Nihayetinde Macbeth kendine   “(Kral) Duncan  daha sağ sen lafla asıp kesmedesin. Kelimeler ateşine su serper eylemin!”(13) der ve Kralın odasına yürürler karısı ile birlikte.  Adalet de bundan mustariptir işte. Ama bir farkla. Türkiye’de herkes konuşmakta küllükler dolusu fikir, devrimci evleri duman altı bırakmaktadır. Fakat insanlar eylemin de içindedir bu arada. Sorun küllükler dolusu fikrin gerçekle arasındaki boşluktur. 

Sanıyorum bir konuşmamızda söylemişti: “Kelimeler hayatla örtüşmez. Hayatın yerine geçmez.” Bu tespit sadece gerçekle fikir arasındaki mesafeye dikkat çekmiyor kelimelerin hayatın bir simülasyonu olduğunu da işaret ediyor. Sahi dil ile hayat nereden temas ediyor birbirine. Temasın şiddetini ne belirliyor? Sanki bunu anlatmak istiyordu Adalet. “Engin gidince ağzına kadar dolu kül tablalarına baktım. Fikirlerin öfkelerin, kıvançların yarım yamalak boşalımların birer kül tablasına sığınıp kendilerini orada özetlemeleri canımı sıkardı hep. Soyut olan her şeyin bu somut kalıntısını hemen götürüp çöpe boşaltmakta acele ederdim.”(14)

 

Haklı Adalet! Soyut olanın somut kalıntısı, izmarit ve kül yığınları.  Sabahlatan siyasi tartışmalardan geriye kalan. Hayatı etkilemekten aciz bir soyut. İyi ama 68-71 arasında Siyasal Mücadele sadece kül tablalarını dolduran devlet karşıtı gece mesaileri miydi? Öyle olsaydı 71 Muhtırası ve Balyoz Harekâtı’na gerek kalmazdı. Ezilecek halk hareketi yoksa siyasi balyoz boşa enerji harcamaktır. Devlet aklı olan bir kurum. Şiddetini kullanırken bile. 

 

Belki de kastettiği başka bir şey Sevgili Adalet’in: “Ama Engin de sözlerin altında yaşayan, hareket eden kımıltılı dünyanın farkında değil. Yaşanmışlığı olmayan hiçbir cümle kalıbının hiçbir anlamı yüklenmediğini bir gün anlar mı acaba?”(15) Soyut somuta uymuyor. Teori pratiği, Analiz sosyali kapsamıyor. Sınıf mücadelesi verenler işçi değil. Kırlardan kentleri ele geçirecek teori, bir şarjörlük mermi yakmanın ötesine geçmeyecek. Evet, idealler doğru ama ideali sırt çantası yapıp yola çıkacak halk var mı? Adalet olduğuna inanıyor aslında. Ama “zaman” diyor romanın bir yerinde, uzun bir alıntı yaparak Rus Devrimi’nden. Rus Entelijansiyasının köleliğin kaldırılmasıyla daha özgür bir Rusya hayali için verdikleri mücadelenin mujiklerin özgürleşmesinden sonra hayal kırıklığına dönüşerek 1881 Suikasti sonrasında umutsuzluk dalgasının nasıl aydınlar üzerine çöktüğünü anlatıyor.(16). Zamanı kollayın diyor. Ve Ekim Devrimine tuhaf bir selam gönderiyor aslında. Çünkü alıntıladığı hikâyeden sonra Lenin’in partisi kurulacaktır.

 

Peki sıkıntı nerede? Sıkıntı tüm bu eleştirinin, eylemcilere Siyasetbilim tanrısının diliyle söylenmesinde. Yolun yanlış olması, yolda olmanın doğruluğunu silmiyor çünkü. Çünkü Ölmeye Yatmak tam da bu yoldakilerin hayatları üzerine yazıldı. Adalet, dönemin Türkiye’sini, arkadaşlarını, kelle koltukta mücadeleyi yazdı. O yol olmasaydı yazılacak eserin adı belki erken bir  “Ruh Üşümesi” olacaktı. Yani başka bir sosyo iklimde bir başka ruhu olan roman.

 

Adaletin umutsuzluğu nihilist bir mutsuzluktur. Lâkin Aysel inatla, eylemin içinde. Çünkü ütopyasını seviyor. İçeriden yazıyor. Ve kalpten.  Çünkü hissediyor. Mesela Tahsin Yücel gibi dışarıda kalıp da sanki mücadelenin yükünü omuzlamış birinin o çokbilmiş sahtekâr kibriyle sözüm ona sol eleştiri yapmıyor. Ölmeye Yatmak’ın bir derdi var. Ve büyük harfle Sol’un yani Eşitlikçi Özgürlükçü Devrimci Sol’un derdiyle dertleniyor. O yüzden  Metin Çulhaoğlu’nun aktardığına göre roman bittiğinde metni 12 Mart Zindanlarına gönderiyor. Romanı Türkiye İşçi Partili bir işçi okuyor ve beğendiğini söylediğinde memnun oluyor. 

  1. 4. “Hiçbir zaman gerçek bir başkaldırım olmadı. Hep özgürlüğün kıyılarında dolanıp durdum.”(17)

“Hayır”ı on yıl önce okumuştum. Tekrar elime aldım karıştırdım ve korkunç bir karanlığı, hayır daha çok berbat bir gri depresyonu hissederek “İyi ki o günler geçip gitmiş” diyerek elimden bıraktım.  Ne kadar tuhaf! Bugün çok daha büyük bir umutsuzluk içindeyiz oysa. Ülke çapında bir Maraş bir ikinci Endonezya olma ihtimalleri konuşuluyor. Sol adına ortada bir güç olmadığı gibi kendine sol diyenlerin çoğu milliyetçi rüzgarla akıl yelkenlerini şişirmekte. O halde Adalet’in Hayır’ı neden bu kadar ruh yıkıcı? Çünkü ardında bir Ölmeye Yatmak var. Cumhuriyet’in “Tarihi yapan el, sizi de yaptı!” tezinden tarihi bu kez Jakoben Elitin değil kendi eliyle ve kendisi için yapmak üzere yola çıkan sol sosyalist aydın hikâyesi var. Devrimci sosyalist yükselişin hikâyesi. Ve bu hikâyeye içeriden bir uyarı var: Yılan derisini değiştirir gibi kendini değiştir, eskimiş olanı çıkar at!  Kadınların önüne muhafazakârlığın duvarı gibi dikilen kızlık zarını yırtar gibi yırt ve at! Kadın ve erkek olarak bunu yap!

 

Böyle bir radikalizmin ve umudun ardından gelen yenilginin kitabı, Hayır! O yüzden intihar odaklı.  O yüzden sayısız müntehirin ruhu kitapta dolaşmakla kalmaz mesela “Hayatın yakasını hiçbir anlamda koy vermeyelim dostlarım”(18) diyerek kendini boşluğa bırakır romanın başkarakterlerinden Üner. Ama “sonsuz özgürlüğün tadına bakmak için budalaca beklemekten de vazgeçtiğini beyan eder. O denli ölüm yüklüdür ki roman Aysel de kaybolacaktır. Bir başkaldırı aracı olarak intiharı tercih ettiği bilinmese de romanın her satırı intihar kadar beterdir. Bununla birlikte “romanında kendini özgür kılmış bir karakteri yaratamamaktan şikayet eden yazara Aysel, insanın kendinde olmayanı tasarlayamayacağını ve ütopyaların bile ayak basacak yer istediğini söyler.(19)  Ve Adalet bu kadar umutsuz bir romanı tuhaf şekilde isyankâr bir kelimeyle adlandırmıştır: Hayır.  Lakin koşullu bir hayırdır bu. Çünkü gün yenilgi günüdür. Ve hamasetin ne yeri ne zamanıdır. Sadece Eylül Faşist Cuntasının dayatmalarına değil aynı zamanda sloganların ve tektipleştirici otoriter bir özgürleştirici söylemin iktidarına da itiraz  vardır: “Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu iki sözcüğe bağlı: Yenilemeye Hayır. Aynılaşmaya Hayır. Aynılığa Hayır.”(20) . Sonra bu iki sözcük teke iner. Hayır. Bu itirazda Kâtip Bartbley’i hatırlarız. Moby Dick’in büyük yazarı Herman Melville’in o küçük şaheserindeki sivil itaatsizlik çağrısı Adalet’in Son Aysel’inde büyük harflerle yazılır. Ama kitap o kadar yaşayan ölüler ülkesine aittir ki birkaç kez büyük harfle yazılan bu sivil isyan çağrısı ölüyü diriltmeye yetmez. Ve Aysel dirilmek için yattığı 1968 yılında umudunu yitirmiş bir Hayalperest Kızıl Atlı olarak kaybolur. Yıl 1984.

 

Kendisine sormuştum toplantıda: “Aysel siz misiniz sahi?”. “O bir roman karakteri elbette.” demiş ve devam etmişti: “Ama ben de varım karakterin içinde.” 

 

Ben Aysel’i hep Adalet olarak okudum. Cumhuriyet’le bitmeyen hesabı, toplumla olan derdi, hayatla olan gerilimi, devletle olan mücadelesi ve menziline erişemeyen yürüyüşü,  ikircikli ütopyası, ve yüreğindeki açık yarası:

 

“Bu adamdan ürküyorum Aysel. Umutlarımı elimden alıyor. Yarın düşüncesini yok ediyor. Beni etkilemeye başladı. Bundan korkuyorum. Hiçbir şeyin değişmediğini, insanoğlunun kendine hep yeni efendiler arayıp bulduğunu, özgürlüğe sahip kişilerin yalnızca sanatçılar ve delileri olduğunu söylerken ister istemez kendi kendime sordum:… Özgürlüğü hep verili sınırları içinde aradığımız doğru mu? Haftanın iki günü dayanışma derneğimize gidip geliyorum. Orada henüz eskitilmemiş yarınları için savaşanlarla birlikteyim. Hâlâ daha ne kadar sınırlı istekler… Arayışlarım Aysel, henüz gerçekleşmemiş bir özgürlüğe özgürlükmüş gibi bakmama yetmiyor” der Engin ve Aysel cevap verir: “Yalnızca ölülerin düşleri yoktur! Düş yoksa ne olabilir sanıyorsun?(21)

 

Adalet, özgür bir ülke görememenin acısıyla yaşadı. Fikri, yaraya dönüştü. Ama o yara düşlerinden asla vazgeçmedi. Umutsuzdu. Ama ütopyasını bir kenara asla bırakmadı. Hayır’dan sonra umudunu kestiği solun dışında kim varsa onların yardımıyla Engin’in o sınırlı istekleriyle yüklü özgürlüğün bu ülkeye gelmesini arzuladı. Olmadı. Bu toprakların haysiyetli münevverleri nasıl öldüyse o da öyle son nefesini verdi. O yarıda kalmışlık duygusuyla.

 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, darbe tehdidine karşı Avrupa’nın desteğini alabilmek için AB’ye girme telaşından medet umdu. Bu telaşın ülkeye burjuva demokratik kurumları getirebileceğini düşündü.  İşkencenin, gözaltında kayıplarınbetmelerin vaka-i adiye olmadığı, daha yüksek demokratik standartlara sahip,  Kürt Meselesini bir şekilde çözebilmiş bir ülke hayâl etti.  Benim gibi o da bu mütelâşi İslamcı kadrolara güvenmedi. 1968 Aysel’i dönüşebilmek ve daha diri olabilmek için ölmeye yatmıştı. 1984’ün Aysel’i yaşanan siyasi yenilgiyle kaybolup gitti. İkibinlerin Adaleti, Cumhuriyetin kemikleşmiş otoriterizmini kıracak AB balyozuna inandı. Ve yanıldı. AB Müktesebatı elbette işe yarayabilirdi. Ama bu ülke Hukuk normlarını sindirebilmiş bir devlet geleneğine sahip olarak kurulmamıştı. İşte bunu bilmek istemedi.  O da haklıydı. İmparatorluk geleneği ile övünmüyor muydu bu devlet ve faşist ideoloji. Lakin kurumlarıyla değil sadece fetih yağma siyasetiyle. Fark buydu işte.

 

Yetmez Ama Evet sloganıyla özdeşleşen 2010 Referandumu’nda  bir kısım sosyalist ve sol liberalin Anayasa değişikliğini onaylayan tavrına  Adalet de iştirak edecek ve bu nedenle aksi fikirdeki solun düşmanlığını kazanacaktı. O dönemde bir toplantıda Öğrenci Kolektifleri’nden bir grup gencin yumurtalı saldırısına da uğramış sonra Kolektif de açıklama yaparak hedeflerinin Adalet Hanım değil Osman Can olduğunu belirtmişti. Saldırı sonrası öfke içinde Adaleti aradığımda bana sürpriz bir bilgi vermiş ve o gençlerin kendisini arayıp özür dilediklerini söylemişti. “Murat, o çocuklara nasıl kızabilirim?  Onlar da ben de şu ülke daha güzel nasıl olabilir diye uğraşıyoruz? Onlara nasıl kızabilirim ben?” demişti. Ah Güzel Adalet.  Düşünün o referandum sürecinde 81 yaşında! Toplantılara katılıp fikir beyan ediyor, okuyor, yazıyor ve bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yapmaya çalıştığı, iktidar odağıyla işbirliği değildi ama. O dönemde sol liberallerin büyük bölümü bu ilişkilerden nemalandılar. Kitap basımları, basın danışmanlıkları, köşe yazarlıkları, huzur hakları ve daha bilmediğimiz  akçeli işler! Oysa Adalet’in adına halel getirecek tek bir hikâye yok! Çünkü Adalet’in mücadelesine kariyer ve şahsi refah planlaması dâhil değil. Eylül Faşizmine karşı Aydınlar Dilekçesini imzalarken ne kadar solda ise Referandumda evet derken de o kadar soldaydı. Siyaseten hata etmiş olabilir Lakin sebebi sağa dümen kırmak değildi. İnandığı değerleri korumak ve yükseltmek için yaptı ne yaptıysa. 

Vefatından sonra şu ülkeyi siyaseten etkilemekten aciz bir kısım solcu sosyal medya üzerinden Adalet’e karşı büyük bir nefret kampanyası düzenledi. Zahiri bir ortamda yazıp çizmenin özgüveni ve artık ölmüş bir solcu yazarın kendilerine zarar veremeyeceği bilgisinin rahatlığıyla Güzelim Adalet’in hatırısına hınçla saldırdılar. Dayanamadım ve şu satırları kaleme aldım o günlerde: 

 

“2012 yılıydı. Sanırım yine Temmuz Ayı. Kösedere'de telefonun çektiği tek yer olan o muazzam dut Ağacı'nın altında Adalet Hanım'ı aradım. "Üstad” dedim "Yanıldık." AKP ile Fethullahçılar İslamofaşizmi inşa edecekler. Ve bu referandumu kullanıyorlar.” "Murat" dedi. Elimizden ne gelir? Demokratik bir anayasa yapılsın. Özgürlükler Anayasal güvence altına alınsın istedik. Hep aynı şey için! Biraz daha demokrasi biraz daha özgürlük için!”

 

"Sevgili Adalet!" dedim. “Çık ve söyle!” Evet'in bir hata olduğunu söyle. Yap bunu. Sen büyük bir kalemsin. Dikkat çeker!"Sustu. “Dur  bakalım!” dedi. Ama o günlerde çıkıp beyanat vermedi. Sonrasında benim özeleştirimden çok daha sert tavrını ortaya koyacak ve "Bu da benim son enayiliğim olsun!" diyecekti.

 

Çevrenizdeki o kibir kulelerine bir bakın. O harcıâlem o basit hayatlarıyla övünmekten bitap düşen kibir bohçalarına bir bakın! Hayatlarında bir kez olsun “Hata ettim!” diyeni bulamazsınız. Hepsi birer ilâh! Hepsi birer doğruluk abidesi. Ama şimdi nasıl da saldırmakta beis görmüyorlar Adaletin anısına bir sırtlan sürüsü gibi!

 

Türkiye'nin en büyük kadın yazarı olacaksınız. Ve "enayilik ettim" diyecek kadar ruhunuzu açacaksınız. Üstelik hayatınızın son deminde. Bu kadar içiniz dışınızda olacak. Dışınızdan içinize yol olacak.

 

Adalet Ağaoğlu evet dediği için kimse ona beş kuruş vermedi. Kimse ona makam mevki sunmadı. Kimse onu Saraylarına davet etmedi. O, bu “Evet”i bunun için demedi. Diyenleri biliyoruz. O; halkı, ülkesi ve Sol için gerçek bir demokrasi için bunun iyi olacağını düşündü. Yanıldıysa halkı ve inandığı sol değerler adına yanıldı.

 

Adalet Ağaoğlu gibi insanlar siyasi hatalar yapabilirler. Ama bunu bir başka dünya görüşüne yakın durdukları için değil tersine inandıkları değerler adına yaparlar. 

 

Ve Adalet gibi insanlar; İnsani vasıfları ile yüksek bir kuleden bize baktıkları halde yanınızdadırlar. Sahiden öyledir bu. Lütfederek yanınızda değil ama. Sizin arkadaşınızdır dostunuzdur yakınınızdır. O sıcaklığı hissedersiniz. O doğallığı.

 

Ruhu da aklı da güzel bir insandı. Aklı soldaydı. Liberalizmden etkilenmiş olabilir. Eylül Faşizminden sonra kırılmış umutları ve geri çekilen sol dalga ile kalemi de bundan etkilenmiş olabilir. Ama özgürlük ve bence solu sol yapan eşitlik ile derdi vardı. Ne olursa olsun bizdendi. Bizim Adaletti. 

Temizdi. Temiz kaldı.

 

Bilin istedim.”

 

5. “Her şey yolunda görünüyordu. Artık öyle görünmemeli. Otuz yılda hiçbir yere gelinmemişse, bir başkaldırı mutlaka olmalı. Bu hiçlik de yaşanmalı. Bir boşluğa olanca hızla düşülmeli. Bu düşüş gerçek yüzünü göstermeli. Bir düşüş yokmuş gibi yaşanılamaz. Düşülen yerden yıldızlar seyredilemez. Ülkücülük şırıngası ile Oscar Wilde bilgiçliği arasında asılı durulamaz. Bir yere dikilmeli. Sağa sola bakılmalı.”(22)

 

Evet. Belki Adalet’in gerçek bir başkaldırısı olmadı. Lakin hep başkaldırıyı düşledi. Düşlediğini yazdı. Anlamaya çalıştı. Başkaldıranlarla omuz omuza durdu. Hep kendini eksik hissetti sorguladı. Değişimin formülünü bulmaya çalıştı. Ölmeye yatmak başkaldıranlara bir iç yol haritası değil midir? İdealistlik şırıngası ile Oscar Wilde bilgiçliği arasında kalma derken sanki bedel ödemek için yola çıkanlar ile ağzı teori yapan aydınlara ayrı ayrı eleştiri yöneltiyor ve 1968’de otuz yılda gelinen yeri eleştirirken düşerek bu girdaptan çıkmayı hatta ölerek deri değiştirmeyi ve bir başka şeye dönüşmeyi talep ediyordu. Yeni ve farklı olanı arıyordu. 1968’de bile… Adalet Başkaldırıyı ve özgürlüğü arıyordu. Bugün İdealist şırınga artık yok. Ama Oscar Wilde bilgiçliği, zirve yapmış durumda. Sosyal Medya kolaycılığı “kendileri fikir olmadan fikri olanların” çoğalma alanı. Kürt Özgürlük Hareketi bir yana Türkiye Solu, hareket kabiliyetini yitirmiş akinetik bir hasta gibi. Belki Adalet haklı: Bu hiçlik de yaşanmalı. Araftayız. Godot’yu bekliyoruz. Sorun şurada ki bilgiçlik sorumluluk duygusunu felç ediyor.  Ve bir kez daha büyük yazarların farkını görüyoruz: 68 yılında yazdıklarını alıp bugün bir başka tarihsel momentte bile okuyabilmek. 

  1. 6. Ölmek nedir? Ölmek yaşamış olmayı bilmeyi gerektiriyor!(23)

Adalet uzun yaşadı. Bilincinde olduğu son ana kadar hayatla temasını koparmadı. Seksen yaşında tanıdım onu. O yaşında düşünüyor, tartışıyor, yazıyor, çiziyor, arkadaş ediniyor, şu hayatın hakkını veriyordu. Biliyorum yüreği acı içinde öldü.  Samimi dürüst ve derdi olan entelektüelin ölmesi gerektiği gibi. Lakin bu toprakların entelektüeli varoluş acısını iki aşamada yaşar. Bir yandan felsefi yokluk-varlık meselesi olarak ölümün sancısını içinde taşıyarak Öte yandan bu toplumda yapmayı düşündüğü ne varsa eksik bırakmanın sızısını yüreğine akıtarak. Uzun hayatında kaç “hayalperestin” ölümle tanıştığına tanıklık etti. Kaç gencin siyasi cinayete kurban gittiğini kaç kuşağın zindanlarda heba edildiğini gördü. Nihayetinde kimsenin en basit demokratik hak için canı yanmasın diye İslamcıların siyasi projelerine bile “acaba bu kez olur mu?” diye umut besledi. Ve ölmeden son çarpıcı sözü “Bu da benim son enayiliğim olsun” oldu.

 

Önce kendinden başlayarak donmuş ve tekrara düşmüş her şeyi değiştirmek için kitabına Ölmeye Yatmak adını verdi. “Kızlık zarı dediğin farkında olmadan tekrar ortaya çıkıyor ve büyümek yetişkin olmak için bir kez daha yırtmak gerekiyor”(24)diyecek kadar zamanının ötesinde bir dil inşa edebilmişti. Kadınlığın toplumsal gelişimini engelleyen bir zar üzerinden bize farkında bile olmadan daha önce yırtıp attığımız zarların tekrar ve tekrar örülerek karşımıza çıktığından söz etti. “Yırtın atın!” dedi Kadınlara ve sonra Erkeklere. Devrimcilere “Aklınızdaki zarı yırtıp atın ve kendinize başka gözle bakmayı öğrenin. Ve bunu hep öğrenin.” dedi. İnatçı ve kararlıydı. Haklının hep yanında ve gözü kara. O yüzden soldan hiç vazgeçmedi.  2009 senesinde, o akşam yemeğinde Halim Bey ile bir anısından söz etmişti. “Gençlik dönemi. Karşıyaka sahilinde akşam arkadaşlarla yürüyoruz. Yeni tanışmışız Halim'le. Söz nereden çıktıysa artık, kim denize atlar diye bir söz söyledi Halim. Ben atlarım dedim. İnanmadı Halim. Yapamazsın dedi. Yaparım yapamazsın derken. Ben kaldırıp kendimi öylece denize attım. Olay oldu tabii. Sonra beni çıkardılar denizden. Halim o kadar korkmuştu ki anlatamam! Nasıl yaparsın bunu dedi. Yapamazsın diyen sen değil miydin dedim. Güldü. Sonra hiç ayrılmadık!” 

 

Adalet ölmeye geç kalmıştı. Çünkü yaşamış olmayı öğreneli çok olmuştu.

 

Hayatı, hayat gibi yaşadı ve öldü.

 

Sevgili Adalet, Kıymetli Üstad;

 

Hatıran Türkiye halklarının ve İnsanlığın hafızasında yaşayaduracak.

 

Hayatta kaldığım sürece hatıran yüreğimde bir güzellik olacak.

 

Kaynakça:

(1) Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 18.Basım, Sayfa 184

(2) Agy, Syf. 107

(3) Agy, Syf. 89

(4) Agy, Syf. 59

(5) Agy, Syf. 95

(6) Agy, Syf. 78

(7) Agy,  Syf.116

(8) Ayg, Syf. 44

(9) Agy, Syf.185

(10) Agy, Syf.317

(11) Agy, Syf.225

(12) Agy, Syf.111

(13) William Shakespeare, Macbeht, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,  Çev. Sabahattin Eyüboğlu, 18.Basım. Syf. 30

(14) Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 18.Basım, Adalet Syf. 182

(15) Agy, Syf 184

(16) Agy, Syf 224

(17) Adalet Ağaoğlu, Hayır, Türkiye İş Bankası Yayınları, 14.Basım, Syf, 250

(18) Agy, Syf 268

(19) Agy, Syf 251

(20) Agy, Syf 248

(21) Agy, Syf 203-204

(22) Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 18.Basım, Sayfa 104

(23) Agy, Syf 260

(24) Agy, Syf 326