31 Mart Olayı hakkında bazı düşünceler

Ahmet AKŞİT yazdı: 31 Mart günü Selanik’te de İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) karşıtı askerler “İttihadcı dinsizler, İslam düşmanları, vatan hainleri” gibi motiflerle subaylarına karşı ayaklanırlar. Anadolu şehirlerindeki ayaklanmalarda İTC karşıtlığına Ermeni düşmanlığı eşlik eder.

13 Nisan 2021 10:20
Ahmet Akşit
Manşet Resimleri

İstanbul Taşkışla’daki 4. Avcı Taburu erlerinin subaylarını bağlayıp onlara katılan 2. Avcı Taburu erleriyle beraber Sultanahmet Meydanı’na çıktıkları gün Rumi takvime göre 31 Mart 1925’tir (Miladi 13 Nisan 1909). Aynı gün öğlen saatlerinde çoğu medrese talebelerinden oluşan ulema kalabalığı, askerler selam dururken tekbir getirerek Sultanahmet Meydanı’na girer. Öğleden sonra bin civarında bahriye askeri ve daha sonra I. Ordu birlikleri bunlara katılacaktır, böylece topluluk 5-6 bin kişiye ulaşır. Bu arada meraklanan İstanbullular Sultanahmet Meydanı’nı doldurur. Sonradan yapılan Divan-ı Harb yargılamalarındaki ifadelere göre kadro dışı bırakılmış alaylı subaylar ve Volkan gazetesi sahibi Derviş Vahdeti de askerin arasındadır. Olaya haksızlığa uğrayan bir grubun kendiliğinden gelişen bir tepkisi olarak bakmak mümkün gözükmüyor, zira ortada en başından beri eli silahlı, sebepsiz yere sağa sola ateş eden, dehşet saçan organize bir asker topluluğu vardır. 

 

31 Mart günü aynı saatlerde Selanik’te de bazı taburlarda İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) karşıtı askerler “İttihadcı dinsizler, İslam düşmanları, vatan hainleri” gibi motiflerle subaylarına karşı ayaklanırlar. Anadolu şehirlerindeki ayaklanmalarda İTC karşıtlığına Ermeni düşmanlığı eşlik eder. Erzincan’da ordu kumandanının, Kayseri’de valinin ve Erzurum’da İTC örgütünün uyanıklığı sayesinde kışkırtmalar bir sonuç vermez. Ancak Adana’daki ayaklanma ve peşinden çıkan olaylar valinin de göz yumduğu Mersin ve Tarsus’a kadar yayılan 17 bin Ermeni’nin öldürüldüğü büyük bir katliama dönüşür. Saldırıları püskürtmeye çalışan Ermeniler saldırganlardan 1800’ünü öldürmüşlerdir. Konya’da da ayaklanma ve Hıristiyanlara karşı cihat çağrısı yapılır ancak burada kışkırtıcılar tutuklanır.  Kozan ve Maraş’ta da Ermeniler saldırıya uğrar. Aykut Kansu farklı şehirlerde, bazılarında vali ya da kumandanların göz yumması ve teşvikiyle gelişen şiddetin ancak üst düzeyde ve incelikle planlanmış bir darbe olduğunu kanısındadır. (Kansu, s. 75-78)

Hüseyin Cahid (Yalçın) Servet-i Fünun 1000. özel sayısı

İstanbul’a dönelim. Sultanahmet Meydanı’nda askerler Meclis-i Mebusan’ı kontrolü altına almışken binaya girmek isteyen Lazkiye mebusu Emir Arslan Bey, İTC’nin önemli kalemi ve mebusu Hüseyin Cahid’e benzetilerek linç edilir. Olayı meclis pencerelerinden seyreden mebuslar dehşete kapılır. (Akşin, ss. 76-77) İlerleyen saatlerde Adliye Nazırı Nâzım Paşa da meclis kapısında öldürülür. (Eroğlu, s. 1718) Aynı gün köprü üstünde ve şehrin farklı noktalarında onlarca rütbeli ve sivil öldürülür, özellikle mektepli zabit ve Harbiyeliler hedeftedir. Bir yandan da İstanbul ahalisine –gayrimüslimlere de-  ve yabancı elçiliklere çekinilecek bir şey olmadığı, emniyette oldukları yolunda duyurular yapılır. Takip eden günlerde Âsar-ı Tevfik firkateyni süvarisi bahriye mektebi çıkışlı Binbaşı Ali Kabuli, toplarını Yıldız Sarayı’na çevirdiği gerekçesiyle Abdülhamid’in gözleri önünde uydurma bir sorgulamadan sonra onu Yıldız’a zorla getiren bahriye erleri tarafından linç edilmek suretiyle öldürülecektir. (Akşin, ss. 129-130)

Ali Kabuli'nin öldürülmesi. Musavver Sâlnâme-i Servet-i Fünûn 1326 (1910), s. 113.

31 Mart günü yapılan oturumun tutanaklarına göre mebusların da talebiyle Bayezid Camii dersiamlarından Ahmed Rasim Efendi ve yine ulemadan Ali Rıza bir grup silahlı asker eşliğinde muhasara edilmiş meclis binasına girerler ve kürsüden ayaklanmacıların taleplerini dillendirirler. Özetle: “Askerler meşrutiyet ve Meclis-i Mebusan aleyhine değildir. Bu hükümet bir hükümet-i İslâmdır, İslâmiyetin ahkâmını [hükümlerini] icra etmesi iktiza eder. Hüseyin Cahid gibi bir takımın kuru sözlerine inanmayız. Askere namaz için vakit bırakılmalıdır. Avrupa yolunu tutmuş olanların iddiaları doğru değildir. Yeni yetme bazı kimseler var ki (mebusların içinde de mevcut) Hıristiyanlara hoş görünmek için memleketi gâvurlaştırmak istiyorlar. Yeni yapılacak inas [kadın] mektebi işte bu amaçla açılmıştır… bazı mahallat-ı İslâmiyede [Müslüman mahalleleri] mucib-i ar olan tiyatroların men’i… askerde Alman usul yerine İslâm usulleri vaz’ı…” Aynı oturumda bir zabit “Bu mülk şimdiye kadar şeriatle alındı, şeriatle devam edecek” der.  Ekrad’dan (Kürtlerden) olduğunu söyleyen ve alaylı olduğu anlaşılan bir binbaşı ordudan çıkarılmasına isyan eder ve “Eğer şeriate dikkat ediyorsanız Allah sizi muammer, müşerref etsin, değilse kahretsin. (Kılıncını göstererek) İşte cennet anahtarı”[1] Burada ulemanın kimi fikirlerini askerin talebi olarak sunduğunu düşünüyorum. Rumeli’den 3-5 ay önce getirilmiş, kışlada yatıp kalkan avcı erlerinin inas mektebini duyduklarını ya da kadınların çarşıya çıkmalarıyla ilgilendiklerini sanmıyorum. Bu talepler Meşrutiyet’in ilanından sonra işsiz kalmış istibdat dönemi kadrolarının çarşıdaki kadınlara saldırıp çarşaflarını yırtmalarını, tiyatrolara ve Karagöz oynatan yerlere saldırmaları gibi dönem basınına yansımış olayları hatırlatıyor. (II. Meşrutiyet’in İlk Yılı, ss. 138-141) 

 

Yukarıya az bir kısmını aldığım tutanakların hepsi okununca İstanbul mebusu Hallacyan ve Erzurum mebusu Varteks’le beraber Babanzade İsmail Hakkı’nın asker tehdidi altında toplanan mecliste kararlar alınmasına karşı çıktıklarını fakat Ahrar fırkası ileri gelenlerinden ve Berat mebusu İsmail Kemal’in bu ortamı bir fırsat olarak değerlendirip istediği kararları, Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti’ne güvensizlik oyu verilmesi gibi, geçirmeye çalıştığını görüyoruz. (Babanzade, ss. 96-99)  

Mahmud Muhtar Paşa

Aynı gün ordu komutanı Mahmud Muhtar Paşa hükümetin talebi üzerine ayaklanmaya karşı bazı tedbirler alır. Galata köprüsünde makineli tüfekler yerleştirerek isyancılara katılımı önlemeye çalışır, Harbiye Nezareti’ne (bugünkü İstanbul Üniversitesi) dağ topları getirilir. Gedikpaşa tarafında Davutpaşa Kışlası’ndan sevk edilen süvariler ile avcı askerleri arasında çatışma çıkar, meydana toplanan halk dağılır. Paşa ayaklanmayı bastırma hazırlığındadır, bunun için Meclis Başkanı Ahmed Rıza’dan ve kabineden Haliç üzerindeki köprülerin açılması ve ayaklanmanın bastırılması yolunda talimat ister. Ancak kabine istifa etmeye karar vermiştir; Babıali olayın kan dökülmeden şeyhülislamın ikna çabalarıyla çözülmesini bekleme eğilimindedir. Bu eğilimin güçlenmesinin tek sebebi ayaklanmanın gelişimiyle İsmail Kemal gibi kişilerin etkisini artırması değildir. Bir diğer sebep de ayaklanma ortamında hükümet ve kumandaların erlerin emirleri yerine getirip getirmeyeceğinden emin olmamalarıdır. Babıali, Genel Kurmay Başkanı İzzet Paşa’dan bir bastırma hareketine girişilse eldeki birliklere güvenilip güvenilmeyeceğini sorar, İzzet Paşa net bir cevap veremez. (Akşin, s. 59) 31 Mart Olayı’nda komutanların askere güvenememe durumu ayaklanmanın başlamasından dokuz gün sonra Çatalca’da bekleyen Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmud Şevket Paşa’da bile görülecektir. 22 Nisan 1909’da Sultanahmet’teki kuşatmadan dolayı Mebusan Meclisi Ayastefanos’taki (Yeşilköy) Yat Kulüp’te toplanmaya karar vermiştir. Gizli olan ilk oturumda tekrar başkan seçilen Ahmed Rıza yönetiminde Abdülhamid’in nasıl hal edileceği görüşülmeye başlanır. Ancak Mahmud Şevket yaverini gönderip Ahmed Rıza’yı çağırır ve şöyle der: “...ben maiyetimdeki askeri Meşrutiyet’i ve Padişahı kaldırmak isteyenleri tedip edeceğiz, Padişahın ve milletin canı tehlikede diyerek buraya kadar getirdim. Hal’in bizim taraftan vuku bulacağını asker duyarsa isyan eder, mahvoluruz…” (Akşin, ss. 253-254)    

Mebusan Meclisi Ayastefanos’taki (Yeşilköy) Yat Kulüp’te toplanır. Toplumsal Tarih, Nisan 2004, no 124, s. 99.

İstanbul’a ayaklanmanın ilk gününe dönelim. Hoca kılıklı kişiler Harbiye Nezareti önünde askeri ayaklanmaya katma çabası içindedir, hatta bir kısmı nezarete girmeye çalışır ancak havaya ateş açarak durdurulurlar. Derken Abdülhamid’in ayaklanan askerleri af ettiği ve İsmail Kemal’in çabalarıyla Harbiye Nezareti’nin önündeki askerle Sultanahmet’teki askerlerin barıştırılması yolunda bir karar çıktığı haberleri gelir. Bunun üzerine Mahmud Muhtar Paşa istifa eder. Meclis Başkanı Ahmed Rıza da aynı gün hiç bir direnç göstermeyen istifa mektubunu verir; İTC’nin öne çıkmış isimleri de İstanbul’u terk ederler ya da ortadan kaybolurlar. Bu arada Şûra-yı Ümmet ve Tanin gazeteleri tahrip edilmiştir.

İlk gün böyle kapanır ancak ikinci gün (14 Nisan) güvenlikli semtlerde İTC yanlıları kentte yaşanan zorbalığı protesto ederler, böylece Cemiyet ilk tepkisini verir. 

Softalar Harbiye Nezareti önünde askerleri ikna etme çalışmasında. Aylık Ansiklopedi, cilt 5, s. 1717.

31 Mart 1909 tarihinden yaklaşık sekiz ay önce 23 Temmuz 1908’de Kanun-ı Esasi yürürlüğe girmiş ve II. Abdülhamid tahtta oturmaya devam etmesine rağmen güç büyük ölçüde yeni açılan Meclis-i Mebusan’a ve onun kurduğu hükümetlere geçmişti. Bu değişikliği sağlayan, imparatorlukta esas olarak Müslüman tabana dayanan ilk modern toplumsal hareket olan İTC idi. İTC istibdat rejiminin yıkılmasında başrolü oynamıştı ancak Meşrutiyet rejiminin kurulmasında eski rejimin devamı olan farklı kesimlerle çalışmak durumundaydı ve sonuç olarak Abdülhamid’in saltanatının devamı bu kesimlerle ve sultanın kendisiyle varılan bir uzlaşmanın neticesiydi. Bu uzlaşmaya rağmen Aydınlanma düşüncesi ve içinde bulunulan çağa uyum sağlama zorunluluğu Osmanlı toplumunu sarsmaya devam etti. Bu zorunluluk esasında istibdadının altını oyan en önemli etkendi. Öyle ki İTC’nin ve daha sonra kurulacak olan Cumhuriyet’in en önemli kadroları -özellikle subay ve doktorlar-,  bazılarının kuruluşu III. Selim/II. Mahmud’a dönemine uzanan ama Abdülhamid döneminde de yenilerinin kurulduğu, eğitimin esas olarak laik bir akıl yürütmeye dayandığı modern okullardan yetişmişlerdi. 

 

Mektepli subayların yükselmesi ve alaylı subayların kadro dışı bırakılmaları 31 Mart’ı hazırlayan en önemli sebeplerden biri olarak ortaya çıkıyor. Değiştirilen eski sistem, eğitimi olmayan yetenekli erbaşların subay olup yükselmelerine izin veriyordu, oysa yeni sistem alaylıları dışlamakla kalmıyor erlerin yükselme umuduna da son veriyordu. Prusya tarzı örnek alınarak yetiştirilen subaylar aldıkları eğitim gereği sert ve toleransı olmayan bir talim programı uyguluyorlardı; ayaklanan erlerin en çok şikâyet ettikleri konulardan biri buydu. Ayaklanan erler arasında, orduyu tanıyan sorunları bilen kadro dışı kalmış alaylı subayların olduğu ve bunların eylemi yönlendirmede önemli rol oynadıkları anlaşılıyor. Sina Akşin, Mabeyn Başkâtibi Ali Cevad’dan erlerle mektepli subaylar arasındaki durumu çarpıcı bir şekilde yansıtan bir diyalog aktarır. Meclis-i Mebusan civarında Ali Cevad’ın yanına yaklaşan bir er şöyle der:

 

“Babalığa (Abdülhamid’i kast ediyor) söyle, bizim ırzımıza dinimize sövüyorlar, döğüyorlar. Vallahi günahtır. Bize acısın.”

 

Ali Cevad:  İnsan büyüğünden, zabitinden bazı kere dayak da yer. Bahusus askerlikte ne zararı var.

 

Er: Sana kurban olayım ağam, sen gözümün üstüne vur. Zararı yok. Bizi döğenler küçük küçük çocuklardır. Hem de ağızları küfürle doludur. Dinimize, imanımıza küfür ediyorlar. Günah değil mi?” (Akşin, s. 314) Burada erin şikâyetleri ile mecliste Ahmed Rasim’in konuşmasında askerin talepleri olarak sunduğu maddeler arasındaki paralellikler dikkat çekici.   

 

Sultanahmet Meydanı’nı dolduran ikinci önemli grup, medrese talebelerinin (softa) çoğunlukta olduğu ulemadır. İstanbullularla beraber softalar askerlikten muaftır ancak Meşrutiyet döneminde yapılan düzenlemeyle İstanbulluların muafiyeti devam ettiği halde onlarınki kaldırılır. Softalar bu durumu Şubat (1909) ayında da düzenledikleri miting ve gazetelere yazdıkları mektuplarla protesto etmişlerdir. Akşin’e göre softaları ayaklanmanın içine çeken en önemli etken budur. (Akşin, s. 39)

 

Erleri, alaylı subayları ve ulemayı etkileyen ve yönlendiren farklı çevreler vardır ancak bu cephenin tartışmasız bir numarası Ahrar Partisi’ni kontrol eden Osmanlı hanedanından Prens Sabaheddin’dir. Sabaheddin’in annesi II. Abdülhamid’in kız kardeşi Seniha Sultan, babası Damat Mahmud’dur. Sabaheddin 1899’da, V. Murad’ın tahta çıkarılması girişimlerine karışır ve başarısızlık neticesinde babası ve kardeşiyle beraber Avrupa’ya kaçar. Avrupa’da Sabaheddin İTC içinde de çalışır hatta İngiltere’nin desteğiyle 1903’te Abdülhamid’e karşı başarısız bir darbe girişiminde bulunur. Sonrasında, Ahmed Rıza ile anlaşamayınca, 1906’da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurar ancak bu cemiyet az zamanda dağılır. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dönen Sabaheddin İttihatçılar tarafından iyi karşılanmamıştı ancak yazıları ve konferanslarıyla ciddi bir taraftar grubunu etkiliyordu. 31 Mart Olayı patladığında Osmanlı, Serbestî, Volkan, İkdam gazeteleri kendisini destekliyordu. Sina Akşin, Sabaheddin’de babası Mahmud Paşa zamanında Abdülhamid’e karşı oluşan husumetin onun politikalarını etkilediğini, hatta Jön Türklerin uzlaşmak zorunda kaldıkları Sultan’a karşı kullanmak üzere 31 Mart’tan istifade etmeyi planladığını yazıyor. (Akşin, s. 342-3) 

Prens Sabaheddin

Adem-i merkeziyet ilkesi Sabaheddin’in Berat mebusu İsmail Kemal gibi Arnavutluk’un bağımsızlığı fikrini daima kafalarının bir yerinde taşıyan politikacılarla çalışmasını kolaylaştırıyordu muhtemelen. Sabaheddin ve İsmail Kemal’in tanışıklıkları Avrupa’da yapılan 1902 İTC kongresine kadar gitmektedir. Yukarıda bahsi geçen atıl kalmış 1903 darbe girişimini beraber tasarlamışlardı. Bu girişim atıl kalmasaydı İsmail Kemal’in ordu içindeki Arnavut hemşerilerine önemli görevler düşecekti. (Çelik, s. xxix) 31 Mart’ta da Arnavut ilişki ağı bir dereceye kadar etkili olmuş gibi gözüküyor. İsmail Kemal, Ergiri mebusu Müfid Bey ve Draç mebusu Esat Paşa’nın, ilk ayaklanan 4. Avcı Taburu’nun başındaki Yaşar Hamdi Çavuş gibi Arnavut olmaları muhtemelen işleri kolaylaştırdı. İTC’ye karşı sert bir muhalefet yürüten ve 6 Nisan 1909 günü (ayaklanmadan bir hafta önce) öldürülen, cenazesi İttihatçı karşıtı büyük bir kalabalıkla kaldırılan Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin de Arnavut kökenli oluşu ve cinayete duyulan öfke bu ağın daha işlek bir hale gelmesine yol açmış olabilir.   

İsmail Kemal

Derviş Vahdeti, 31 Mart öncesindeki hoşnutsuzlukların şeriatçı, İslamcı bir renk alarak büyümesine en çok katkıda bulunanlar arasındadır. Divan-ı Harb yargılamalarından sonra asılacak olan Kıbrıslı hafız Vahdeti Volkan gazetesinin sahibi ve Nakşibendi tarikatı üyesidir; alaylı subaylar, askerler ve softalar içinde bağlantıları olduğu anlaşılıyor. Akşin, Volkan’ın yayımlanmaya başladığı Aralık 1908’den sonraki koleksiyonuna bakarak gazetenin İslamiyetçi, hürriyetçi ve kanun-ı esasîye bağlı, insaniyetçi ve medeniyetçi, Darwin’i anacak kadar Batı bilginlerinden haberdar, İTC’ye karşı, Prens Sabaheddin’den yana ve İngiltere taraftarı olduğunu yazıyor. Vahdeti 31 Mart öncesi ve sonrasındaki hareket tarzını, dersiam Ahmet Rasim’in meclisteki nutkunda ifade ettiği gibi çoğunluğu Müslüman olan bir toplumun talepleri doğrultusunda hareket ettiğini savunarak meşrulaştırıyordu. Ancak ayaklanmanın ikinci günü (14 Nisan 1909) Volkan’da 31 Mart’la ilgili yayımladığı ilk yazı, “Halife-i İslâm Abdülhamid Han Hazretlerine” açık mektup, bu çerçevenin dışındadır. (Albayrak, ss. 260-1) Vahdeti mektupta Abdülhamid’in artık isterse Meşrutiyet’e son verebileceğini, Meclis-i Mebusan’ı kapatabileceğini, Abdülhamid için en şanlı devrin yeni başladığını zira hürriyeti almak da vermek de onun elindeyken, o vermektedir görüşündedir. “Zat-ı Hazreti Hilâfetpenâhileri, ‘hürriyet verilmez alınır’ diyenlere karşı ‘işte almak da vermekde kudret-i şahanem dâhilinde olduğunu gördünüz!’ diyerek, yüce adlarını süslü kalemlerle, altın kâğıtlar üzerine kayt olmasına, inayet buyurunuz!” cümlesini kurar. Sonraki günlerde Meşrutiyet’in devamını Abdülhamid’in keyfine bırakan bu mektuptan pişman olduğunu ifade eden yazılar yayımlar. Mektupta yazılanlar 31 Mart’ı destekleyen Prens Sabaheddin’in politikasıyla da uyumlu değildir.  Sabaheddin’i destekleyen gazeteler belirgin bir şekilde Abdülhamid aleyhtarı iken Volkan istibdada karşı olduğu halde şahsen Sultan’a sataşmaz. Bu durumu, yargılamalar esnasında ortaya çıkan, Vahdeti’nin Volkan’ın yayımı için Abdülhamid’den para aldığı bilgisiyle beraber değerlendirmek doğru olur. (Akşin, s. 42-3)

İngiliz Elçisi Sir Gerard Lowther

İTC’nin sahneden çekilmesi ve Kamil Paşa Hükümeti’nin kurulmasıyla Ahrar Fırkası, özellikle de İsmail Kemal mevcut durumu sürdürecek ve böylece istikrarı temin edecek girişimlerde bulunmaya devam eder. Ancak Hareket Ordusu’nun Selanik’te toplanmaya başlaması ve sonra Çatalca’ya doğru yola çıkması haberleriyle İstanbul’da telaş büyür. Takip eden günlerde “Hareket Ordusu İstanbul’a girmesin zira Avcı Taburlarıyla karşılaşırlarsa iç savaş çıkar, dış güçler müdahale eder” argümanıyla Çatalca’ya bir mebus heyeti yollanır; Hariciye Nazırı Rıfat Paşa İngiltere Elçiliği Baştercümanı Fitzmaurice’in de bu heyette yer almasını ister. (Akşin, s. 172)  Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmekte kararlı olduğu anlaşılınca İsmail Kemal de İngiltere Elçiliği’ne giderek duruma müdahil olunmasını ister. Bu taleple doğrudan ilişkili midir bilinmez ama Hareket Ordusu’nun toplanmaya başladığı günlerde İngiltere’nin Selanik Konsolosu Lamb, Mahmud Şevket Paşa’yı iki kez ziyaret eder ve İstanbul’a yürümenin Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yol açacağını söyler. (Akşin, s. 358) Bilindiği gibi bu girişimler bir sonuç vermez ve Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaşırken İsmail Kemal İngiltere Elçiliği’ne sığınır ve sonra İngiliz bandıralı Tevfikiye gemisiyle İstanbul’dan ayrılır, 20 Nisan 1909. (Akşin, s. 225) 

Hareket Ordusu  İstanbul'a girmeye hazırlanıyor. Illustrated London News, 1 Mayıs 1909.

Hareket Ordusu İstanbul’u kontrol altına aldıktan sonra Prens Sabaheddin Pendik’te tevkif edilir ancak yapılan soruşturma sonunda Mahmud Şevket Paşa tevkifin sebepsizliğinden dolayı özür diler ve kısa zamanda Sabaheddin serbest bırakılır. İngiltere Elçiliği de muhtemelen onun durumunu takip etmektedir.  Serbest bırakılan Sabaheddin Avrupa’ya gider. (Akşin, ss. 288-9)

 

Abdülhamid ise Mahmud Şevket Paşa’nın kendisine ve tahtına dokunulmayacağı yolundaki taahhütlerine inanmış gözüküyor, belki bu yüzden Hassa Ordusu Kumandanı Nâzım Paşa’nın,  Hareket Ordusu’na karşı organize bir direniş yapılması yolundaki telkinlerine kulak asmaz. (Akşin, ss. 259, 373-4) Belki yine aynı sebepten, bir söylentiye göre Hareket Ordusu yaklaşırken İngiltere kralının elçilik tercümanı Fitzmaurice aracılığıyla, eğer isterse Akdeniz donanmasını İstanbul’a yollamaya hazırım şeklindeki teklifini nezaketle red eder ve gelenlerin de evlâdı olduğunu söyler. (Akşin, s. 284) 

Mahmud Şevket Paşa

Mahmud Şevket Paşa’nın Hareket Ordusu birliklerin toplanması, donatılması, yola çıkarılması için kendisinin ve eşinin servetinden ciddi bir fedakârlık yaptığı Osmanlı basınına yansımıştır. Akşin binlerce askerin dâhil olduğu böyle büyük bir harekâtın harcamalarının bu şekilde karşılanmış olmasına şüpheyle yaklaşır ve Mahmud Şevket’in Osmanlı topraklarında görev yaptığı yıllardan beri çok iyi tanıdığı Mareşal Colmar von der Goltz ile ilişkisinden söz eder ve Hareket Ordusu’nun finansmanının Almanya ya da Almanya-Avusturya tarafından karşılanmış olma ihtimali üzerinde durur. (Akşin, s. 363) 31 Mart Olayı ile ilgili bir başka değerlendirme de Osmanlı’yı kazanmak konusunda İngiltere ile olan rekabette Almanya’nın büyük bir kazanım elde ettiği şeklindedir.

  

31 Mart Olayı’nın on bir şehirde aynı günlerde çıkan bir ayaklanma (Anadolu şehirlerinde Ermenilere yönelik pogrom veya pogrom girişimleri) olduğu düşünülürse böyle bir organizasyonun olanakları ve ilişkileri geniş bir çevre ile işbirliği olmadan başarılamayacağı ortadır. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesinden sonra meydana gelen çarpışmalarda yaralanan Avcı Taburu erlerinin üzerinden çıkan paralar da bu görüşü destekler. (Kansu, s. 74, Akşin ss. 368-9 ) General Galip Pasiner de anılarında isyanın finansmanı için Sabaheddin’in o zaman henüz şehzâde olan Sultan Reşad’ı bir İngiliz bankacısından 100.000-50.000 lira borç almak için ikna etmeye çalıştığını anlatır. (Akşin, s. 344) Askerler azımsanmayacak paralar dağıtan, güçlü birilerinin kendilerini kolladıklarını düşünüyor olsalar bile ciddi riskleri göze alarak ayaklanmaya katıldıklarının bilincindedirler. Nitekim mecliste ilk gün iletilen talepler arasında meydanda bulunan askerlerin kılına zarar gelmemesi de vardır. Ayaklanmanın esas olarak Osmanlı Ordusu’nda uygulamaya konan sıkı Prusya disiplin ve talim programıyla alakalıdır görüşündeyim;  softaların da ayaklanmaya katılmaları bu hayata dâhil olmak istememeleriyle alakalıdır. O dönemin uzun askerlik süreleri, koşulları ve sık sık savaş çıktığı düşünülürse buradaki direnç anlaşılabilir. Harbiye mektebinden çıkan subayların bu disipline uymak ve uygulamak konusunda erlere göre daha hevesli olacakları açıktır. 

Harekat sonrasında cenazeler tramvayla taşınıyor. L'Illustration 8 Mayıs 1909.

Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam’da yedek subayken Çanakkale harbinin henüz sona erdiği günlerde İstanbul-İç Erenköy’de talim sonrasında genç bir paşanın meydana toplanmış genç subaylara yaptığı kısa bir konuşmayı aktarır.

 

“Bütün nutku kırık dökük birkaç cümleden ibaretti. Evvelâ:

- Hepiniz öleceksiniz! dedi. Sonra bu cümleyi eksik buldu. Sözlerini:

- Hepimiz öleceğiz! diye tamamladı ve ilave etti:

- Vatan kurtulacaktır.”  

 

Askeri rüştiyeyi bitiren Şevket Süreyya; Fatih, Yavuz, Napoléon, Friedrich portrelerinin, Balkanlar’dan Arabistan’a uzanan büyük Osmanlı İmparatorluğu haritasının asılı olduğu sınıflarda okuyan çok genç bir subay adayının motivasyonunu çok güzel yansıtır. Orduya girdiği ilk günlerde genç paşanın nutkundan çok etkilendiği anlaşılıyor. (Aydemir, s. 77) O dönem askeri okullarda modern eğitim imkânlarından yararlanan çok sayıda ihtiraslı subayın yetiştiğini biliyoruz. Buna karşılık subay eğitimiyle tezat teşkil edecek şekilde büyük bir kısmı ümmi olan, Müslüman fakat farklı etnik kökenlerden gelen Osmanlı ordusu erlerinin en büyük ortak duygusu dindir. Muhtemelen erlerin birçoğu için bir süre daha hayatta kalmanın tek yolu asker olmaktır. Önlerinde umudu, güzelliği olmayan, savaşlar, hastalıklar içinde, eğer sağ kalırlarsa uzun sürecek askerlik yılları vardır. Mektepli subayların, nispeten gevşek bir düzene alışmış erleri Meşrutiyet’ten sonra sert bir disiplin içine sokmaları isyanın çıkış noktasıdır. Buradaki gerilimi yukarıda bahsettiğim gruplar artık açıkta kalmış istibdat dönemi jurnalcileri, casusları da kullanarak türlü kumpaslarla kışkırtmışlar ve kendi hesaplarına gelecek şekilde yönetmeye çalışmışlardır. Ancak bu kışkırtmalara bakarak 31 Mart’ı sadece komplocu bir akıl yürütme ile açıklamak doğru olmaz düşüncesindeyim. Abdülhamid’in 31 Mart’la ilgili şu tespitini yabana atmamak lazım: “Rumeli’den kendilerinin getirmiş oldukları askerler, kendi aleyhlerinde kıyam etmişler. Herifleri namazdan niyazdan mahrum eylediler. Tazyik ettiler, isyan ettirdiler.” (Akşin, s. 137)          

      

KAYNAKLAR

Kitaplar

Banu İşlet Sönmez, II. Meşrutiyette Arnavut Muhalefeti, YKY, İstanbul 2007.

İsmail Kemal Bey’in Hatıratı, ed. Sommerwille Story, çev. Adnan İslamoğulları, Rubin Hoxha, Tarih Vakfı Yurt yayınları, İstanbul 2007. 

M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi, çev. Mehmet Moralı, Alfa, İstanbul 2013. 

Sadık Albayrak, 31 Mart Vak’ası Gerici Bir Hareket mi? İstanbul 1987, 

Sina Akşin, 31 Mart Olayı, Sinan Yayınları, Ankara 1972.

Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Ankara 1959. 

II. Meşrutiyet’in İlk Yılı, AYGAZ YKY, İstanbul 2008.

 

Makaleler

Aykut Kansu, “Anadolu’da 31 Mart ve İttihat  Terakki” Toplumsal Tarih, Nisan 2004, n. 124, ss. 74-79. 

Babanzade İsmail Hakkı, “Cehennemi Bir Gün”, “31 Mart’ta Ne Oldu?” dosyası içinde, Toplumsal Tarih, Nisan 2004, n. 124, ss. 96-99. Tanin’in 26 Nisan 1909 tarihli sayısından, çevrimyazı Merla Bayülgen. 

Bilgin Çelik, “Önsöz”, İsmail Kemal Bey’in Hatıratı içinde, ss. xviii-xlii

Lütfü Eroğlu, “31 Mart İsyanı” Aylık Ansiklopedi, cilt 5, ss. 1716-1719.

Necdet Sakaoğlu, “Otuz Bir Mart Olayı” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt 6, ss. 184-188.


 

[1] “Meclis-i Mebusan’daki 31 Mart Tarihli Toplantının Tutanağı” Çevrimyazı Meral Bayülgen,”31 Mart’ta Ne Oldu?” dosyası içinde haz. Aykut Kansu Toplumsal Tarih, Nisan 2004, n. 124, ss. 100-103.