21 Anayasası’na İslam nasıl girdi?

Nevzat ONARAN yazdı - 21 Anayasası’nın kabulünden sekiz gün sonra 28 Ocak 1921’de Suphi ve yoldaşlarının imhası, anayasadan muradın ne olduğunun ilk dışavurumuydu. Hemen devamında Koçgiri ve Pontos meselesinde muhtariyet maddesine işlerlik kazandırmayıp kırımın icrası, aslında 21 Anayasası’nın demokratik havasını berhava etmekti.

26 Şubat 2021 14:40
Manşet Resimleri

21 Anayasası, imamın “anayasada din olmalı” lafıyla gündemde. Aynı kökün Türkçü ve İslamcı kanadı meşrebince top çeviriyor. Aslında 21 Anayasası’nda ‘İslam’ da ‘Türkçe’ de yoktu. 29 Ekim 1923’teki değişiklikle dinli ve resmi dilli Cumhuriyet ilan edildi. Tasfiye edilen, 1876 Anayasası’nın monarşiyi var eden hükümleri değil 21 Anayasası’nın “vilayetlere muhtariyet/federasyon” hükmüydü. Tercih bu kadar netti! Bugün mecliste HDP dışında anayasa yapmaktan dem vuranların “çoğulculuğun” reddiyesinde ağız birliği etmiş olması, ne yapacaklarını anlaşılır kılmaktadır. 

 

Mustafa Kemal’in Erzurum mebusu seçildiği Meclisi Mebusan, 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplandı. 16 Mart’ta İngiliz askerinin işgaliyle Mebusan’ın fiilen kapanması sonrasında Sivas’ta belirlenen plana göre Ankara gündemdedir. TBMM’nin 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılması ardından Mustafa Kemal reis seçildi. Yeni iktidar merkezi Ankara, zamanla İstanbul’u tasfiye etti. Türk’ün Kurtuluş Savaşı’nda karargâh merkezi Ankara’nın İstanbul’a karşı icraatından dördünü hatırlatacağım. İlki, dünyada devrim ve barış rüzgârı estiren Sovyetlerle yakın ilişkide olunması ve Temmuz 1920’de Sovyetlerin nakdi-lojistik yardıma başlamasıdır. İkincisi, TBMM Reisi Mustafa Kemal’in Elcezire Komutanı Nihad Paşa’ya gönderdiği çözüme yönelik önerilerini içeren 27 Haziran 1920 tarihli Kürdistan Talimatıdır (ve gereği yapılmadı). Üçüncüsü, Türkiye Komünist Fırkası (TKF) lideri Mustafa Suphi ve TBMM Reisi Mustafa Kemal’in mektuplaşması, aracılar vasıtasıyla bilgi alışverişi yapılması, resmen Suphi’nin davet edilmesi ve Ankara’da resmi TKF kurulmasıdır. 

 

Dördüncüsü de 1876 Anayasası’na rağmen Ankara’nın İstanbul’a farklılığını ortaya koyan hazırlıktır. Bu, 18 Eylül 1920’den itibaren müzakere edilen ve 20 Ocak 1921’de kabul edilen 1921 Anayasası’dır. 21 Anayasası olarak bilinen 85 sayılı kanun[1] biri ek 24 maddeydi. En önemli özelliği İstanbul’a ve Saray’a karşı TBMM ve hükümetin konumunu pekiştirmenin ifadesi olarak 1’inci maddesiyle hakimiyetin halka ait olduğuna dikkat çekmesiydi. Diğer bir temel özelliği de 1’inci maddenin devamı olarak “vilayetlere muhtariyet/federasyon” (madde 11-12) hükmüyle, çoğulcu demokratik sistemdi.

 

21 Anayasası’nda muhtariyet veya biraz geniş yorumla federasyon[2] öngörülüyordu; madde 11’de, “Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir […] Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muâveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dâhilindedir” deniyordu. Aslında vilâyetteki en yüksek organ halkın seçtiği Vilâyet Şûrası (madde 12-13) gibi görünüyorsa da devamında valinin şûranın üstünde hem atanması hem yetkili kılınmasıyla (madde 14) ve valilerin üzerinde Umumi Müfettişlerin (22-23) varlığıyla, merkezi yapı yereli boğacak tarzda güçlendiriliyordu. Yine de hiç kuşkusuz böyle bir muhtariyet maddesinin anayasal düzeyde varlığı çok önemliydi. 

21 Anayasası hakkında Taha Parla’nın değerlendirmesini özetliyorum: 1921 Anayasası “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir…” diyen 1’inci maddesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni yalnız fiilen değil, hukuken de kurmuştu. Bu maddeye 1923’te Cumhuriyet ilânı sırasında eklenen, “Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi Cumhuriyettir” ifadesinin resmen konmasından ibarettir. Nitekim bu durum yani fiilen ve hukuken Cumhuriyet, 1922’de Meclis’in Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran 307 sayılı ve saltanatı ilga eden 308 sayılı kararlarıyla pekiştirilmiştir.[3] Parla, Cumhuriyet’in fiilen ve hukuken varlığına dikkat çekiyor, ama 1876 Anayasası’nda yürütmenin başının Padişah olduğu hükmünün varlığı (madde 4-5)[4] garip çelişkidir.

 

Anayasadaki “egemenliğin millette olduğu” hükmü Mustafa Kemal, Rıza Nur, Kılıç Ali, Ali Fethi, Diyab Ağa, Kâzım Karabekir, Dr. Adnan, Yunus Nadi, Hüseyin Rauf’un imzasının bulunduğu 78 mebusun takririnde vurgulanmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bittiği, yeni Türkiye hükümetinin mirasçısı olduğu kararlaştırılmıştır. Takrir 30 Ekim 1922 tarih ve 307 sayılı karar olarak kabul edilmiştir. Takririn 4’üncü maddesindeki, “Teşkilât-ı Esasiye Kanuniyle hukuku hükümrani milletin nefsine verildiğinden, İstanbul’daki Padişahlık mâdum (mevcut değil) ve tarihe müntekildir (geçmiştir)” hükmü, kararda aynen yer almıştır. Bu yönüyle Osmanlı’nın 1921 Anayasası ile zaten ilga edilmiş olduğu hatırlatılmış ve Padişahlığın da mevcut olmadığına dikkat çekilmiştir. Bir sonraki 308 sayılı kararla da saltanatın ilgası kararlaştırıldı.[5] Böylece Osmanlı’nın mirasçısı Ankara, İstanbul’la bağını fiilen kesti. Bunun sonucudur ki, İstanbul Lozan’a katılamadı.

 

21 Anayasası’nın kabulünden sekiz gün sonra 28 Ocak 1921’de Suphi ve yoldaşlarının imhası, anayasadan muradın ne olduğunun ilk dışavurumuydu. Hemen devamında Koçgiri ve Pontos meselesinde muhtariyet maddesine işlerlik kazandırmayıp kırımın icrası, aslında 21 Anayasası’nın demokratik havasını berhava etmekti. Nitekim 1923 başında TBMM Reisi Mustafa Kemal, İzmit’teki açıklamasında da Kürt sorunuyla ilgili bu maddeyi hatırlatmanın ötesine geçmedi. Dikkate alınmayan muhtariyet/federasyon maddesi, Cumhuriyet ilânı için 1921 Anayasası’ndaki değişiklikle ilga edildi.

 

Sonuç olarak “muhtariyet/federasyon” hükmünün hiç uygulanmaması, hatta Mustafa Kemal onayıyla resmi TKF kurulması ve Suphi ile yoldaşlarının imhasının ardından fırkanın dağıtılması, Ankara’nın yardım eden Sovyetlere karşı gerçek muradını anlaşılır kılmaktadır. Çünkü kapatılan fırka ve İstanbul’a karşı duruşun belgesi anayasa bir yönüyle de Sovyetlerin yardımını sürekli kılmanın taktiğiydi. İttihatçı politik ve bürokratik kadronun egemenliğindeki Ankara, İstanbul’u tasfiye ettiği ve Batı’yla geliştirdiği ilişki oranında Sovyet dünyasından uzaklaştı, Türkçü ve anti-komünist politikasını sistemleştirdi.

Demokratik olmayan Cumhuriyet

Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve mecliste kabulü sonrasında, Ankara gündeminde Cumhuriyet’in ilanı vardır. Faruk Alpkaya’nın doktora çalışmasından öğreniyoruz ki, Cumhuriyet’le ilgili çalışmaya meclis 11 Ağustos 1923’te açılmadan önce başlandı. 26 Ekim’de Heyeti Vekile yani hükümet topluca istifa etmeye karar verdi. 27 Ekim’de fırka grubu istifayı görüştü. 29 Ekim’de BMM Reisi Mustafa Kemal mebuslarla görüştü ve fırka grubu yeni hükümeti belirledi. Meclis Anayasa’da yapılan değişikliği kabul etti ve ardından Reisicumhur’u seçti.[6]

 

29 Ekim öncesinde meclis, 2-27 Ekim tarihleri arasında 13 gün çalıştı ve hiçbir oturumda Cumhuriyet gündeme gelmedi. Ancak 29 Ekim 1923’te[7] meclise sunulan teklifte, 1921 Anayasası’nın altı maddesinin tadili önerildi. Zabıtlarda teklifi kimin verdiği bilgisi, oradan encümene havale edildiği kararı ve encümen mazbatası detayı yoktur. Teklifin 2’nci maddesiyle, Türkiye’nin hem dini hem de resmi dili oluyordu. Maddeler okundu, kısa müzakerenin ardından hemen kabul edildi. 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı kanunla 1921 Anayasası’nın altı maddesi değiştirildi:

Madde 1- “Hâkimiyet, bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye devletinin şekli hükümeti, Cumhuriyettir.” 

Madde 2- “Türkiye devletinin dini, dini İslâm ve resmi lisanı Türkçe’dir.” 

Madde 4- “Türkiye devleti TBMM tarafından […] İcra vekilleri vasıtasıyla idare eder.”

Madde 10- “Türkiye Reisicumhurunu, TBMM umumiyesi tarafından ve kendi azası meyanından bir intihap devresi için intihap olunur […]” 

Madde 11- “Türkiye Reisicumhuru devletin reisidir [...]” 

Madde 12- “Başvekil, Reisicumhur tarafından ve Meclis azası meyanından intihab olunur […]” gibi altı maddelik teklif oybirliğiyle kabul edildi.[8]

 

2’nci maddeye din, 1876 Anayasası’ndan “Devleti Osmaniyenin dini, dini İslâmdır” (madde 11) hükmü alınıp aynen eklendi. Din hükmü 1924 Anayasası’nda da (madde 2) yer aldı. Böylece devletin, Cumhuriyet’le hem dini hem de resmi dili oldu. 1921 Anayasası’nda değişiklik yapılması teklifi kabulü sonrasında, Dr. Fikret (Ertuğrul/Bilecik), Reisicumhur seçimine geçilmesini teklif etti. Seçim yapıldı ve sonunda, reye iştirak eden 158 azanın müttefikan Ankara Mebusu Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Riyasetine seçildiği açıklandı. Reisicumhur seçimi Meclis’in 29 Ekim 1923 tarihli kararı olarak kabul edildi.[9]İkinci dönem mebus sayısı 287 olduğuna göre Mustafa Kemal, Meclis’in yüzde 55 oyuyla reisicumhur seçildi. 

Resmiyet kazandırılan ‘din ve dil’ müzakeresinde milletin adı netleştirildi; Türk’tü. Bununla kalınmadı, Türk devleti, Türkler de vurgulandı. İdeolojik unsurlar 1924 Anayasası’nda da aynen tekrarlandı.

 

Cumhuriyet, İttihatçıların 1908’i tasfiye harekâtı Ocak 1913 darbesinden itibaren programlaştırdığı Türk milli devlet rotasının zirvesiydi. 1913’ten 1923’e demografik yapıda büyük bir tasfiye icrasıyla 3 milyon Hıristiyan toprağından kopartıldı; Anadolu İslamlaştırıldı. Ekim 1923’e gelindiğinde temel sorunların çözümü için 1908’teki gibi aralanan kapıdan yani demokratik ortamdan bahsedemeyiz. Nitekim Ermeni sorunu özelinde İttihat ve Terakki ile Taşnaktsutyun’un (Ermeni Devrimci Federasyonu) müzakeresinin[10] benzeri Ekim 1923 sonrasında yaşanmadı, hem de 21 Anayasası’na rağmen. 

 

Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim’de, demokratik çoğulculuğunun temel kuralı “muhtariyet/federasyon” hükmünün ilgası ve 1908’deki gibi çoğulcu meclisin oluşmaması ne devrimciliktir ne de ilericiliktir! 

Monarşi anayasada kaldı

BMM Reisi Mustafa Kemal ve ekibi, Cumhuriyet ilanı için 1921 Anayasası’nın muhtariyeti/federasyonu ve idaresini içeren (madde 11-12) maddelerini değil, doğrudan 1876 Anayasası’nın Saray’ın/padişahlığın yani monarşinin ilgasını hedef alabilirdi. Çünkü Meclis, 30 Ekim 1922’de Osmanlı’nın bittiğini, TBMM hükümetinin kurulduğunu ve Osmanlı’nın mirasçısı olduğunu ve 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatının ilga edildiğini kararlaştırmıştı. Meclis’in 307 ve 308 sayılı bu iki kararına göre Türkiye, Osmanlı’nın mirasçısıydı ve saltanat kaldırılmıştı. Monarşik idareden tek kalan halifelikti. Makam olarak Padişahlık da her iki kararda vurgulandı, mevcut olmadığına hükmedildi. Nitekim 308 sayılı kararda, 1921 Anayasası 1’inci maddesiyle “hakimiyeti Padişah’tan alıp bizzat millete […] vermiştir” denildi. Mustafa Kemal’den Kâzım Karabekir’e tüm mebuslar, bu kararla Padişah’ın karşısındadır. İlga edilen saltanat da dikkate alındığında monarşik yapı tasfiye edilmiş olmaktadır. Bu, Meclis’in kararıydı; çok önemli olup devamında kararın gereği yapılmalıydı. Yürürlükte olan 1876 Anasayası’nda ilgili maddeler ilga edilmeliydi, yoksa kararın hukuken bir hükmü olamazdı. Bu halde, idare tarzının Cumhuriyet olduğu düzenlemesi 1921 Anayasası’nın 1’inci maddesine göre kolayca yapılırdı; ama bu tercih edilmedi.

 

Hatta kaldırılan saltanatla ilgili 1876 Anayasası’nda dahi düzenleme yapılması gereği dikkate alınmadı. Evet 1 Kasım 1922’de saltanat ilga edilmişti, ama 1876 Anayasası’na (madde 3-5) göre, halifelik saltanat ailesine aitti, aynı zamanda halife de olan Padişah devletin başı ve yaptıklarından dolayı sorumlu değildi. Bu anayasa maddeleri yürürlükteyken, meclisin saltanatı ilga kararının hükmü olabilir miydi? Hayır; meclis kararı anayasaya aykırı olamazdı. Bu, 29 Ekim 1923’te biliniyordu, ama gereği yapılmadı; bu anlamda monarşik yapı ‘korumaya’ alındı. Oysa Cumhuriyet’le 1876 Anayasası’nın ilgili maddeleri ilga edilseydi, hem 1921 Anayasası’nın federasyon hükmü korunmuş hem de o güne kadar saltanatla var olan halifelik, devletin başı padişah olmadan işlevsiz kalacağı için ilgası zorunlu hale gelirdi. Birkaç maddesi değiştirilmeyen ya da ilga edilmeyen 1876 Anayasası ile 1921 Anayasası, altı ay sonra 20 Nisan 1924’te 1924 Anayasası’yla[11] (madde 104) tamamen yürürlükten kaldırıldı. Buna göre, monarşik yapının anayasal olarak ilgası 29 Ekim 1923’te değil 20 Nisan 1924’te yapıldı.

 

1924 Anayasası’ndan evvel 3 Mart tarihli 429, 430 ve 431 sayılı kanunlarla kurumsal yapılanma hedeflendi. 429’la Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâleti kaldırıldı, Diyanet İşleri Reisi ile Genelkurmay Başkanlığı teşkilâtı oluşturuldu. 430’la eğitim birliği sağlandı ve 431’le de halifelik ilga edildi. Cumhuriyetin ilânıyla 1921 Anayasası’na ilave edilen “...dini [Sünni] İslâmdır. Resmi dili Türkçedir” hükmü, 1924 Anayasası’nda aynen yer aldı (madde 2) ve buna “Başkent Ankara”dır eklendi. 1928 Anayasa değişikliğiyle 2’nci maddeden “Türkiye devletinin dini, dini İslam’dır” çıkarıldı, ama “resmi dil, Türkçe’dir” kaldı. Dokuz yıl sonra 5 Şubat 1937 tarihli kanunla 2’nci maddeye laiklik eklendi.[12] 1937 değişikliğiyle anayasaya giren laiklik, sonraki bütün anayasalarda yer aldı. Hiç şüphesiz önemli bir adımdı laiklik, ama Türk devletinin ideolojik ve kurumsal yapılanmasında Sünni İslam’ın fonksiyonu ve Diyanet İşleri Başkanlığı nedeniyle, sorunlu laiklik icra edile geldi! 

 

1924 Anayasası, 1910’larda temellendirilen Türk milli devletinin ideolojik-kurumsal yapısına yani demokratik olmayan Cumhuriyet’e göre hazırlandı. İttihatçı kodlarını derinleştiren Ankara’da resmen millet Türk’tü ve vatandaş da Türk-Sünni İslam’dı! 

 

NOTLAR

[1] 20.1.1337 (1921) tarih ve 85 sayılı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, Prof. Dr. Suna Kili-Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1985, s. 91-93.

[2] Taha Parla, Türkiye’de Anayasalar, 3. baskı, İletişim Yayınları, İstanbul-2002, s. 21

[3] Taha Parla, age, s. 17-21.

[4] 23 Aralık 1876 tarihli Kanuni Esasi, Prof. Dr. Suna Kili-Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, age, s. 31-44.

[5]TBMM’nin 30.10.1338 (1922) tarih ve 307 sayılı kararı, TBMM ZC, I/24-30.10.1338, s. 292-298 ve Fihrist-s. 6 ile DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 3, Milliyet Matbaası, İstanbul-1929, s. 149; TBMM’nin 1.11.1338 tarih ve 308 sayılı kararı, TBMM ZC, I/24-1.11.1338, s. 304, 313-316 ve Fihrist-s. 7 ile DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 3, Milliyet Matbaası, İstanbul-1929, s. 152-153.

[6]Faruk Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu (1923-1924), İletişim Yayınları, İstanbul-1998, s. 55-97.

[7] TBMM ZC, II/3-29.10.1339 (1923), s. 80, 89-99.

[8] 29.10.1339 tarih ve 364 sayılı Teşkilât-ı Esasiye Kanununun Bâzı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun, TBMM ZC, II/3-29.10.1339 (1923), s. 89-99 ve Fihrist-s. 4; DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 5, 2. basılış, Ankara-1948, s. 158. 

[9] TBMM’nin 29.10.1339 tarih ve 30 no’lu Teşkilât-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Lâyihası Kanuniyenin Kabulü Münasebetiyle Reisicumhurun Derhal İntihabı Hakkında Kararı, TBMM ZC, II/3-29.10.1339 (1923), s. 99 ve Fihrist-s. 5; DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 5, 2. basılış, Ankara-1948, s. 159.

[10] Dikran Mesrob Kaligian, Taşnaklar ve İttihatçılar, çeviren: Deniz Mutlu Taşyürek, Aras Yayıncılık, İstanbul-2017.

[11] 20.4.1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Prof. Dr. Suna Kili-Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, age, s. 111-131.

[12]9 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun ile 5 Şubat 1937 tarihli ve 3115 sayılı kanun, TBMM ZC, III/3-9 Nisan 1928, s. 115-119 ve Fihrist-s. 4 ve DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 5, 2. basılış, Ankara-1948, s. 158 ve Prof. Dr. Suna Kili-Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, age, s. 111.